Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Düşünce & Kuram

Adalet
“Zulmedenlere meyletmeyin, /eğilim göstermeyin/sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.” ...

 

العدل أساس الملك

Adalet, mülkün/egemenliğin/devletin/hâkimiyetin temelidir/esasıdır.[1]

Adalet (kıst/mizan)kavramı sözlükte; Eşit, denk, düzen, istikametli, insaflı, dengeli, ölçülü ve dürüst olmak, kimseye zulüm ve haksızlık yapmamak, keyfilikten uzak tarafsız bir şekilde her şeye ve herkese hak ettiği payı yerli yerinde vermek anlamlarına gelmektedir.[2] Buna karşın adaletin zıddı için ise; cevr, istibdat, zulüm, azgınlık, tuğyan, muarız, bağy, haksızlık, eziyet, incitmek ve haddi aşmak kelimeleri kullanılmaktadır.[3]

Kur’an-ı Kerim’de adaletle hükmetmeye öylesine önem verilmiştir ki, Kur'an'ın dört temel esasından birisinin de "adalet" olduğunu görmekteyiz.[4] Yüce Rabbimiz Rahman suresinde; dört mertebe, dört çeşit mizana işareten dört defa mizan/ölçü/dengeyi zikretmesiyle her şeyde bir denge olduğunu kâinatta hiçbir şeyde hakiki israf, zulüm ve mizansızlık olmadığını bize hatırlatarak beşere de adaletli olmayı ve dengesizlik yapmamayı emrediyor.

وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ   

“Göğü yükseltti ve bir denge ve ölçü koydu. Dengeyi bozup ölçüyü kaçırmayın. Tartıyı adaletle yapın; terazide bir şey eksiltmeyin.[5]” 

Kur’an-ı Kerim’de hukuk sisteminin esaslı ilkeleri verilmiştir: Adil olmak, zulmetmemek, taraf tutmamak, eşit davranmak, birinin suçundan dolayı taraftarlarının sorumlu olmaması gibi…

İşte yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor; وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ  “Daima âdil olun. Çünkü Allah adil olanları sever.”[6]

وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُم بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ "Aralarında hükmedersen de adaletle hükmet. Allah, adaletle hükmedenleri sever.”[7]

Ey yargıçlar/hâkimler; “Halktan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir menfaat/para karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.[8]

“Ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak hak ve adaletin şahidi/ timsali olun. Bir topluluğa olan nefretiniz, kininiz ve öfkeniz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Âdil olun; bu takvâya daha yakındır/uygundur(daha erdemli bir davranıştır.) Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”[9]

İnsan konuştuğu zaman ya doğru söyler veya yalan. Hüküm cümlesi kurduğunda ise ya adaletle hükmeder veya zulmeder. Bu nedenle hüküm verirken her hususta adil olmak için Kur’an-ı Kerimin adalet konusunda ki evrensel ilkelerini ve sürekli tazeliğini koruyan ayetlerini dikkatlice tekrar tekrar okuyup içselleştirmelidir ki dünya ve ahiretine zarar verecek ölçüsüz ve dengesiz davranışlardan uzak kalabilsin.

İnsanın adil davranmasını zorlaştıran en önemli sebeplerin başında yanlı ve ön yargılı davranması gelmektedir. Evet, insan nefsine nazar-ı rıza/hoşgörüyle baktığı için, ayıbını, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil eder.[10] Ama kendisi gibi düşünmeyenlere karşı ise olumsuz tutum ve davranış sergiler. Mesela, kendi akrabasından birisinin ya da bir yandaşının cürmünü görse bile onun masum olduğunu düşünür, bu sebeple tarafsız davranıp adil hüküm vermesi kolay olmaz.

وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ   “Ey iman edenler! Kendinizin, annenizin, babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa, Allah için hakka şahitlik yaparak haktan yana olup var gücünüzle adaleti yerine getirin. Onlar ister zengin ister fakir olsun, Allah, onlara sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak taraflı davranıp adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”[11]

İşte yukarıdaki ayet-i kerime gereği akrabasını, anne babasını hatta kendisinin aleyhine karar verebilip kendini ve akrabasını mahkûm edecek derecede doğruluktan ayrılmayan, statüleri nedeniyle keyfi olarak ayrıcalıklı davranmayan adil yargıçların varlığı İslam’ın, insanlık tarihine sunduğu en büyük armağanlardan birisidir.

Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı dönemi göz önünde bulundurduğumuzda İslamiyet’in adalete verdiği önem daha açık bir şekilde anlaşılacaktır. İşte O dönemde, dünyadaki yönetimler ise egemenlikleri altındaki insanları ezdikçe eziyor ve her türlü zulmü yapıyorlardı. Kur’an ise dönemin tabularını yıkarak zulmün her çeşidini yüksek sesle lanetliyordu:  

وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “O zalimler var ya, onlar için çok acıklı bir azap vardır.”

إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ   Allah zalimleri asla/hiç sevmez”[12]

إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ  “Zalimler asla iflah olmazlar. Allah zalimler topluluğunu emellerine ulaştırmaz/muvaffak etmez.”[13]

Öyleyse zalimlere arka çıkmayın yoksa “Zulmedenlere meyletmeyin, /eğilim göstermeyin/sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.”[14]

Yeryüzündeki en büyük inkılabı gerçekleştiren bu ulvi mesajlar, en uzak yerlerdeki insanların gönüllerini fethediyordu; evet, “Kur’ân-ı Hakîmin bârika-âsâ elmas kılıcı çıktı; Mehâsin-i İslâmiyet[15] ve envâr-ı Kur’âniye,  kalbleri, akılları fethetti.”[16]

İşte Kur’an’ın getirdiği evrensel prensipler kısa sürede toplumlar arasında süratle yayıldı ve onun nuru, göz kamaştırıcı bir hızla şarktan garba yayıldı. Yeryüzünün yarısı ve insanlığın beşte biri onun nuruna koştu.[17]

İnsanların her zaman adil olması çok zordur. Uygulamalardan bazen yanlış yapabilir ve her zaman mükemmeli yakalayamayabilir. Bundan dolayı farklı adalet tarzı ortaya çıkabilir: Adalet-i Mahza ve Adalet-i İzafiye:[18]

Adalet-i Mahza: “Tam/sırf/katıksız mükemmel adalet, bir ferdin hakkını bütün insanlar için de olsa feda etmeyen adalettir.” Adalet-i mahzaya göre Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Allah’ın kudreti açısından; “Hepinizin yaratılması ve tekrar diriltilmesi, bir tek canın yaratılması ve diriltilmesi gibidir.”[19] Dolayısıyla, hiçbir kimsenin en küçük bir hakkının bile çiğnenmemesi esastır. “Adalet-i mahza-i Kur’âniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.”

"Adalet-i mahzâyı مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِىاْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا    “Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir kimsenin hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.”[20] Ayetin mânâ-yı işarîsiyle, bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda edilmez.”[21]

Ve adalet-i mahzanın en önemli prensibi وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى “Birisinin hata­sıyla başkası muaheze ve mesul ola­maz.”[22] Kardeşi de olsa, aşi­reti ve taifesi de olsa partisi de olsa o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevi günahkâr olup ahirette mesul olur; dünyada değil.[23]

Adalet-i İzafiye ise: Nisbi, göreceli bir adalettir ki mahz /mutlak adalete nisbet edilerek kıyasla ortaya çıkar.  “toplumun menfaati için ferdi feda eden”, bir başka ifadeyle “küllün/bütünün selameti için cüzü/parçayı feda eden” adalettir. Belirli bir sınırı olmadığı için su-i istimale açık ve içinde birçok yanlışı ve zulmü barındırabilir.

Bu asırda ise merhametsiz ve zalim siyasetin acımasız temel kuralı ve ilkesi haline gelen; “Cemaatin selâmeti için fert feda edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin se­lâmeti için cüz’î zulüm­ler nazara alınmaz”  diye, bir tek câni yüzünden bir köyü mah­vetmekle bin mâ­sumun hakkını nazara almaz. Bir tek câninin yüzünden bin adamın kılıçtan geçmesini caiz görür. Bir adamın yaralanmasıyla binler mâ­sumu sıkıntıya verdirir.[24]

Kendince ‘ehvenü’ş-şer diye bir çeşit adalet yapmaya çalışır, “Fakat adalet-i mahzâ kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.”[25]

İslam tarihinde adalet-i mahza veya adalet-i izafiyenin uygulanması konusunda yaşanan tartışmalar ve anlaşmazlıklar Müslümanlar arasında maalesef dâhili savaşa neden olur ve kan dökülür hadisenin özeti şöyledir: İsyancı bir grup hicretin 35. yılında Hz. Osman’ı 86 yaşındayken evinde Kur’an okurken şehit eder. Bunun üzerine Hz. Ayşe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr, Hz. Osman’ı öldüren bu cani ve katil güruhun hepsinin bir an önce öldürülmesini zamanın halifesi olan Hz. Ali’den isterler. Hz. Ali ise çok isabetli bir karar ile tıpkı Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi adalet-i mahzayı uygulayacağını dolayısıyla zamana ihtiyaç olduğunu gerekli araştırmayı yapıp katilleri cezalandıracağına söz verir. Bu nedenle acele karar verip olayla ilgisi olmayan masum insanların kanına giremeyeceğini haklı olarak ifade eder.Fakat karşısındaki muarızları ise, zaman içinde birçok kavmin Müslüman olması, dini konulardaki hassasiyetin ortadan kalkması Şeyhen dönemdeki halislik ve saflığın kalmadığı gibi gerekçelerle adalet-i mahzayı uygulamanın çok zor olduğunu veehvenü’ş-şer denilen adalet-i izafiyenin derhal uygulanması gerektiğini savunarak bu güruhun hepsinin öldürülmesinde ısrar ederler.[26] Maalesef aralarında bir anlaşma olmayınca da İslam tarihinde 656 yılında Müslümanlar arasında Cemel Vak’ası olarak bilinen ilk savaş çıkar. Hz. Ali’nin muhalifleri sonradan yaptıklarına pişman olmuşlardır.[27]

Sonuç olarak; yargıçlarımız, yöneticilerimiz, bilginlerimiz ve rehberlerimiz, muhakkik, mudakkik, beliğ ve adil olması ve muktezâ-yı hâle ve ilcaat-ı zamana uygun[28] davranması gerekir.

Evet, her şeyi birbirine karıştıran ve herkese yük olan “Dinde hassas muhakeme i akliyede noksan”[29] zavallı biri ile istikametli olup ta adaleti yerine getirenin bir olamayacağını yüce Rabbimizin şöyle örnek verir.

 “Allah şu iki kişinin misalini verdi. Onlardan birisi dilsiz/konuşmasını bilmez/iki lafı bir araya getiremez hiçbir şey beceremez, efendisine/yöneticisine sadece yük olan nereye yollasa işe yaramaz ve olumlu hiçbir sonuç alamaz. Bu zavallı kimse ile hakkı hakikati bilip, adaleti dile getirip emreden/her işin hakkını veren/yaptığı icraatla düzeni sağlayan dosdoğru yol/istikamet üzere ilerleyen bilinçli kimseyle aynı olur mu?”[30]

“Evet, millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr-ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır.”[31]

 “Saadet-i beşeriye dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya Kur’an’ın gösterdiği yol ile olabilir.[32]

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Allah adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya ikramı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ibret alasınız diye O size böyle öğüt veriyor.”[33]

 

11.11.2016 Cuma 

     Osman Tekin

 

 

 



[1] “El-‘adlü esâsü’l-mülk” Hz. Ömer’e ait bir söz. والظلم أساس الهلك ..العدل أساس الملك   Yani devletin düzeninin esası adaletle sağlanır yıkılması da zulümle olur.

[2] İsfehani, Müfredat; İbn-i Manzur, Lisanul Arab; Bak, Adl, kıst,  Bakara, 2/48,123; Mâide, 5/42,95; İnfitâr, 82/6-7; En’am, 6/1, 150, 152; Rahman, 55/9; İsra, 17/35; Nisa, 4/58; 4/Neml, 27/60; Şuara, 26/182; Mümtehine, 60/8. Ayrıca her konuda adaletli olmayla ilgili şu ayetlere bakınız: Aile hayatında, Nisâ, 4/3, 129; borçlanmada, Bakara, 2/282; konuşmada, En’âm, 6/152; şahitlikte, Mâide, 5/8; barış yapılmasında, Hücurât, 49/9; ticarette, Mutaffifin, 83/1-5.

[3] Mu’cemul  maniyyill müradife vel mutezzadde

[4] İşarat’ul İ’caz, 21; Muhakemat, 14; Emirdağ Lahikası, 369. (Zehra Neşriyat)

[5] Rahman, 55/7-9.

[6] Hucurat, 49/9; Mümtehine, 60/8. 

[7] Maide, 5/42.

[8] Maide, 5/44.

[9] Maide, 5/8.

[10] Lem’alar, 134. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ Dostluk ve rıza gözü hiçbir ayıbı görmez. Fakat Kem göz ise bütün kusurları ortaya döker. Divanü’ş Şafiî, 120.

[11] Nisa, 4/135.

[12] Şûra, 42/40.

[13] Kasas, 28/37, 50

[14] Hud, 11/113.

[15] İslam dini, hukuk alanında yeni orijinal ve emsalsiz yeniliklerle beraber ahlak alanında da insanlığa yol göstermiş olgun ve erdemli ruhlara etki etmiştir. Örnek olarak Bakara suresi 177. Ayette yüce ahlakın ve erdemliğin esaslarını şöyle özetler:  “Asıl erdemlilik/birr odur ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanması, sevdiği maldan, yakınlara, yetimlere, yolda kalmışlara, dilencilere, esirlere seve seve vermesi, namaz kılması, zekât vermesi, sözünde durması, zorlukta, darlıkta ve savaş anında sabretmesidir.” Kur’an-ı Kerim bu gibi ilkelerle; İyiliğin, yardımseverliğin, sözünde durmanın, sabrın temellerini atarak gönüller üzerinde taht kurmuştur.

[16] Lem’alar, 45.

[17] Mektubat, 268.

[18] Ayrıca yüce Allah’ın kâinata seyreden iki adalet tipi vardır  “Biri müsbet, diğeri menfidir. "Müsbet, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adalet, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. "İkinci kısım menfidir ki haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Ad ve Semud kavmine yapılanlar gibi…”

[19] Lokman, 31/28.

[20] Maide, 5/32.

[21] Mektubat, 64.

[22] Fatır, 35/18; Necm, 38/38; İsra, 17/15.

[23] Emirdağ Lahikası, 359.

[24] Emirdağ Lahikası, 158, 359.

[25] Mektubat, 76.

[26] Mektubat, 65.

[27] Taberi Tarihi, 3/548; El-Kamil, 3/132. Hz. Âişe, başörtüsünü ıslatacak derecede ağlamış (تبكيحتى تبل خمارها) ve yaptıklarına pişman olmuştur.

[28] İçtimai Dersler, 22.

[29] İçtimai Dersler, 172.

[30] Nahl, 16/76. İçtimai konularda Üstad hazretlerinin Kur’an’dan alıp gösterdiği istikametli ve adaletli yolu “sen bize hastalıktan dolayı şişmiş bir sistemi/meşrutiyeti (bazı iyileşmeleri) abartarak çok iyi şeyler oluyormuş gibi takdim ediyorsun” diye eleştirenlere; Üstad; “Hayır! Tam aksine, ben suyumu kaynağından/yağmur dolu buluttan/nehirden alarak sulamak istedim. Böylece hızlı bir şekilde bereketli bir sonuç almak istedim ve isabet ettim. (Arife işaret kâfidir/anlasanız işi ehline teslim ediniz) Ceylan gözlü bir dilberin güzelliğini dile getirdim ve huri misal hür bir hürriyeti övdüm. Fakat sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrutiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Gevdan ve Mamhuran aşiretleri, daha asker gelmeden, alâküllihâl vermeye mecbur olan emvâl-i emiriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet, bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.” İçtimai Dersler, 85.

[31] İçtimai Dersler, 68.

[32] İçtimai Dersler, 70.

[33] Nahl, 16/90.

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında

Lahika yerine bir hatırlatma
Evvel ahir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-ı dem ve ihtiyattır

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 

Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net