Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Aktüel

Bu dünyadan bir Sıddık Ağabey geçti
O, yapılan hiçbir tehdit tehdit karşısında yılmadı ve mücadele etmeye devam etti. Mücadelesinin bir parçası olan Tenvir Neşriyatı kurdu ve Üstad Hazretlerinin varislerinden olan Mustafa Acet ağabeyden Risale-i Nurların neşri konusunda icazet alarak Risale-i Nurların basımını müellifinin yazdığı şekle müdahale etmeden yayımladı ...

Sıddık ağabey henüz on yaşlarında bir çocuk iken, Bingöl’de bir derste “Üçüncü Mesele”yi dinleyerek Risale-i Nur’la tanışmış ve bundan sonraki hayatının tamamını İslâmi hizmetlere adamış mücahit bir dava adamıdır.

Rahmetli Sıddık Ağabey ile tanışmamız; 1978 yılında, Ankara Tandoğan meydanında bulunan (Terminale yakın olması sebebiyle on kişinin yatıp gelenlerin çokluğundan dolayı kırk kişiyle uyandığı 100 metrekarelik salonu bulunan) Güneş Apartmandaki meşhur büyük dershanede olmuştu.

Derslerini ilk başlarda her ne kadar anlamasam da ondaki heyecan ve coşku herkesi coşturduğu gibi beni de heyecanlandırıyordu. O, ders yaparken muhataplarında canlı bir istek uyandıran, dinleyenlere ilham ve şevk veren bir dava adamıydı.

Kıvrak zekâsı ile heyecanlı, cesur ve kahraman bir dava adamı oluşu; kendisini tanıyanların bu hususlarda ittifak edeceği bu yiğit insanın, en bariz özellikleri arasındaydı. Hitabeti güçlü, nüktedan ve doğru bildiğini hakkın hatırı için hiçbir zaman hiç kimseden esirgemeyen sıradışı fedakâr bir insandı.

Analitik bir zekâ ile beraber sorgulayıcı ve eleştirel bir yapıya sahipti. Ciddi sağlık sorunları olduğu halde hiçbir zaman istirahat peşinde koşmayan, yemekten, giyim kuşamına kadar dünyaya ait işlere önem vermeyen ve rahata meyletmeyen bir zattı.

Risale-i Nur’un latin harflerle basılması sırasında bazı tasarruflarda bulunulduğunu görür. Bu tasarrufların nurların orijinalliğine zarar vereceğini ve niçin yapıldığını sorgulamaya başlar. Bu konuları, Mustafa Sungur, Ahmet Hüsrev, Zübeyir Gündüzalp, Abdülkadir Badıllı, Hulusi Yahyagil, Bayram Yüksel, Said Özdemir, Mehmet Kayalar ve Abdullah Yeğin gibi Risale-i Nur'a hayatlarını vakfetmiş talebelerle tartışır. Bu yanlışlıkların ve değişikliklerin ayıklanmasına çalışır.

Bu konuları konuşmak için âlim bir nur talebesi olan Mehmet Feyzi’yi Kastamonu’da ziyaret eder. Mehmet Feyzi Ağabey kendisine “Üstad bana hitaben; “Mehmet kardeş Risalelere bir lügatçe hazırla, bazıları Risaleleri tağyir edecek.” Ben de Üstadın bu talebi üzerine lügatçeyi hazırladım fakat kâğıt yetmedi diye o lügatçeleri sonradan çıkardılar.” dedikten sonra bana yönelip: “Sıddık kardeş, bazı nadanlar Risale-i Nurdaki bazı kelimeleri, kendi hissiyatlarına uymadığı için değiştirmişler.” diyaloğunu iç çekerek aktarmıştı.

O, Üstadın talebelerine saygısızlık yapmazdı. Bununla beraber kimseyi mutlu etme peşinde değildi, bir adaletsizlik ve bir yanlışlık gördüğünde, yerinde duramaz ve sonunu düşünmeden olayın içine cesurca dalardı.

Sıddık ağabey bu değişikliklerin bir kısmının yanlış okumalardan, bir kısmının konjonktürel düşünülüp çıkarıldığını ve bir kısmının da kasıtlı olarak tahrif edildiğini okudukça müşahede eder. Münafıklar bahsi, Kürt ve Kürdistan tabirlerinin çıkarılması ve sisteme yönelik bazı yerlerin tahrif edilmesini fark edince bu duruma sessiz kalmanın yanlışlığını şöyle vurgular ; “Risaledeki bu değişikliklere karşı nur talebeleri seyirci ve lakayt kalıp tepki göstermemişse bu bir hıyanettir. Ben bunun endişesini taşıdım ve bu basit bir olay değildir. Bu konuyu kendi tabiriyle  “Tanışmadığım ve tartışmadığım abi yok, ama ben hakikati ve gerçekleri olduğu gibi söylerim.” diyerek müellife yapılan bu haksızlığa tavrını net bir şekilde ortaya koyar.

Hakkın hatırı âlidir, kim darılırsa darılsın” prensibinden hareketle Risalelerdeki değişikliklere, nur talebelerinin siyasilerin peşinden koşmasına, diğer İslami gruplara uzak durulmasına, Kur’an’ın ahkâmının nazara verilmemesine karşı çıkmış, bildiği doğruları eveleyip gevelemeden açık ve net bir şekilde dile getirip ilkeli duruşunu terk etmemişti.

Pek çok kimsenin cesaret edemediği bu konuları pervasızca dile getirmeye başladıktan sonra o zamanın etkili ve yetkili otoritelerinin maddi ve manevi her türlü baskılarına karşı tek başına meydan okudu. Somut bir örneği olarak bu yanlış gidişata risalelerin özüne sadık kalmayı haykırdığı için dövülerek dışlandı. Hizmetten tecrit edebilmek için yoğun baskılar uygulandı. Ama bu kahramanı yıldıramadılar. Şehit İzzettin Yıldırım, Sıddık ağabey hakkında, “Bir insan, tek başına, ne muini var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor.” (İşaratü-l İ’caz) cümlesinin sırrını çok iyi anlamıştı” derdi.

Ama O, yapılan hiçbir tehdit tehdit karşısında yılmadı ve mücadele etmeye devam etti. Mücadelesinin bir parçası olan Tenvir Neşriyatı kurdu ve Üstad Hazretlerinin varislerinden olan Mustafa Acet ağabeyden Risale-i Nurların neşri konusunda icazet alarak Risale-i Nurların basımını müellifinin yazdığı şekle müdahale etmeden yayımladı. Biz de bu sayede daha önce neşredilmeyen Münafıklar ve Vehhabiler bahsi gibi konuları onun sayesinde tanımış ve okumuş olduk. Böylece bütün hayatını Risale-i Nurun sahih bir şekilde anlaşılmasına ve neşrine adadı. Nitekim bu kararlı tutumu uzun yıllar sonra meyvesini verdi ve önceki tarihlerde tartıştığı, Risaleleri eksik ve tahrif ederek neşredenler bu tutumlarından vazgeçerek doğru şekilde yayımlamaya başladılar. Sıddık Ağabey bu şahışlar için çok acıklı bir gülümsemeyle “Günaydın, hayırlı sabahlar.” derdi.

Sıddık ağabeyin söyledikleri, hak ettiği ilgiyi görmeye başlamıştı, saygı duyulan, sevilen ve takdir edilen birini kendilerine engel olarak görenler, onu dışlamak ve yalnızlık çukuruna atıp itibarsızlaştırmak için kendilerince argümanlar geliştirdiler. Gizli ve karanlık güçler ve çeteler; “Kürtçü”, “Selametçi” ve “içimize sızmış hain” gibi suçlamalarla Sıddık ağabeyi itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Buna rağmen o hayatının hiçbir devresinde yılmadı, çekinmedi, korku nedir bilmedi. Ve bildiği doğruları eğip bükmeden ve 69 yıllık hayatında hiç kimseye boyun eğmeden yaşayıp ve rahmet-i Rahmana gitti. Son görüştüğümüzde “Benim yediğim darbenin haddi hesabı yoktur. Fazla anlatmıyorum ki zihniniz bulanmasın.” demişti.

Ona göre belli bir şebeke, dost şeklinde nur talebelerinin içine hulul edip, Üstadın istikametli talebelerini itibarsızlaştırarak devre dışı bıraktığı ve Risale-i Nurları da mana ve şekil yönünden tahrif ederek gelecek vadeden bu hareketi asıl mecrasından uzaklaştırdığı kanaatini taşıyordu. Önemli olan zor zamanda, herkesin sustuğu bir dönemde konuşmaktır. Konuşmanın kıymet ifade etmediği yahut tehlike barındırmadığı demlerde herkes konuşur. O zor dönemlerde çekinmeden konuştu ve “Üstada yapılan ihanete sesiz kalıp Risaleleri sahipsiz bırakamazdım.” derdi. Şu bir gerçek ki nemelazımcılık yapamayacağını söylediğinde bununla avucunda bir kor ateş taşıdığını biliyordu.Ve maalesef bu dik duruşu neticesinde aleyhinde bir algı oluşturuldu. Ondan istifade edilmesi engellendi.

Ailece zengin olan Sıddık ağabey, maddi ve manevi bütün birikimini ve kendini bu davaya vakfetmiş bu zat ne diyor? Söylediklerinde bir hakikat payı var mı? gibi soruları düşünme zahmetine katlanmadan su-i zan ve gıybetten şiddetle kaçınmayı, Kur’an emretmesine rağmen bu mübarek zatın aleyhinde konuşmayı kendilerine şiar edindiler. Hâlbuki rasih ilme sahip olması gereken nur talebelerinin feraset sahibi olması gerekirdi ve bu zatın dediklerini tahkik ederek İslam’a mugayir bir şey olmadığını görüp bu zatın aleyhinde kurulan tuzakları bozması beklenirdi.

Eğer bu kahraman zata, diğer nur talebeleri ve üstadın varisleri sahip çıkabilseydi, bugün nur cemaatlerinin ve Türkiye’nin durumu çok farklı olurdu kanaatindeyim. Fakat onlar bunu yapmayıp onu itibarsızlaştırmak için karalama propagandasına göz yumdular hatta birçoğu da bu iftiralara destek oldu. Sıddık ağabey, bu gibi insanların bu tür tutumları karşısında sadece “Ahiret çok renkli olacak diyordu.

Ama ne yazık ki Isparta’da Cemal Kutay gibi namazsız, niyazsız Şamanist olduğunu iftiharla söyleyen bir herifin elini öpmek için sıraya giren, düşmanlarına bile mülayemetle ve hoş görüyle yaklaşan nur talebeleri kendi içlerinden çıkmış, enerji dolu fedakâr bir dava arkadaşının aleyhinde konuşmak için adeta yarıştılar.

Yurtiçinde ve yurtdışında sürekli seminerler ve konferanslar için koştururdu. Yaz ve sömestri tatillerinde kitap okuma programlarına katılırdı. Çektiği sıkıntılara binaen rahatı yerinde olanlara “Ben sizin gibi böyle yerinde oturmamışım.” derdi. "Bu Kur ’ani bir hizmettir bu hizmete beşeri duygunun hâkim olmaması için kahraman insanlara ihtiyaç var." derdi.

Kendisi bu kahramanlığın çok örneklerini gösterdi:12 Eylül darbesine şiddetle karşı çıktığını şöyle net bir şekilde ifade eder: “Hayatımda bir kez rey kullandım. O da 1982 darbe anayasasıdır. İstanbul’dan Ankara’ya gelerek ret oyu verdim. Gülerek “anayasayı yüzde doksan ikiyle kabul edenler içinde ben yokum” derdi.”

Risale-i Nurların açıktan satılmasının yasak olduğu kimsenin cesaret edemeyeceği bir dönemde Ankara’nın göbeğinde Ulus/Hacıbayram’da boydan boya camlı olan vitrininde sadece Risale sergileyip satan Fütuhat Kitabevini açtı ki, bu gelen giden müminlere büyük bir cesaret ve özgüven veriyordu.

Yine Ankara İlahiyat Fakültesinde Lisans Tezini Risale-i Nur Külliyatından Sünuhat, üzerinde ilk defa o yaptı o dönemlerde bu hiç de kolay değildi.

Haksızlıklara ve yanlışlıklara karşı mücadelesini daha verimli kılmak için 1989 yılında Dava dergisini çıkardı.

Tevâfuklu Kur’an-ı Kerimi, Hattat Fahrettin Bilgiç’e yazdırıp 1983 yılında bastırdı. Daha sonra ise Hattat Mehmet Özçay’a Kur’anı daha okunaklı bir şekilde yeniden yazdırdı. Cevşeni ve tesbihatı da yine aynı hattatlara yazdırdı. Risaleleri Osmanlıca bastırdı. Med Zehra vakfını kurdu.

Ümmetçi olup her türlü ırkçılığa karşı olduğunu ısrarla dile getiren, gençlere yön, fikir ve ümit veren keskin görüşlü, hizmet aşığı celalli bir liderdi. Rahmetli, anlattığını çabuk kavramayan ve anlamayanlara “çapsız” derdi.

En son görüşmemiz, 2012 yılında Hacıbayram’da seminer vermesi için ricada bulunmam neticesinde gerçekleşmişti. Çok hasta olduğu halde bizi kırmadı geldi akşam namazından sonra gece 12 ye kadar durmadan yaptıklarını ve yapacaklarını heyecanla anlattı. Yazacağı kitapları, yapacağı hizmet merkezlerini anlattıkça heyecanla coşuyor ve elini şiddetle masaya vuruyordu. Ömrü hep hizmetlere koşturmakla geçen bu muhterem zatın Allah adına yapacak daha bir sürü işi vardı.

Yapmış olduğu nice güzel işlerin sonunda bu güzel mücadele adamı, 5 Temmuz 2017 Çarşamba günü İstanbul’da vefat etti.

7.7.2017 tarihinde çok sıcak bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Bingöl Asri mezarlığına defnedildi. Bingöl kahraman bir mücahit evladını ve hamisini kaybetmişti.

Burada bir sitemimi dile getirmezsem konu natamam kalır:

Bu yürekli insan, binlerce kişinin tahkiki iman sahibi olmasına vesile olmuş, binlerce kişiye burs imkânı sağlamış ve özellikle de Bingöllülere hiçbir Bingöllünün yapmadığı büyük hizmetler etmiş farklı toplumsal sınıflara mensup yüzlerce ilim, hizmet ve fikir adamı onun tezgâhından geçmişti. Cenaze töreninde Bingöl halkının ve emek verdiği onca kimsenin hazır bulunmaması üzüntü vericiydi. Yıllarca yalnızlığa, anlaşılmazlığa, türlü yaftalarla karalanmaya maruz kalması bir yana ebedi yolculuğunda bile yalnız bırakılmıştı. Sıddık ağabeyin hizmetinin onda birini yapmayanların muhteşem törenlerle toprağa verildiğini düşününce, hüznüm katbekat arttı. 

İleri gelen İslamcılar ve siyasiler bir yana birlikte yürüdükleri yol arkadaşları dahi orada yoktu. Hatta ne bir duyuru ne de bir ilan…

Eğer Sıddık Ağabey başka bir coğrafyada olsaydı yaptığı hizmetlerden dolayı yere göğe sığdıramazlardı. Başka cenazelere için binlerce kilometre yol gidenler, ne hikmetse ömrünü hizmetlere adayan bu zatın cenazesine katılmayı düşünmemişlerdi. Yurtdışından gelip cenazeye katılanlar olduğu halde emin olun basit mazeretlerle bu şecaat kahramanının cenazesine katılmayanlar ömür boyu bu vefasızlığın ıstırabını çekeceklerdir.

Cenaze namazını kılmak için seçilen yer, taziye yeri ve organizasyon da maalesef iyi değildi. Bu hizmet kahramanının anısına ve emeğine yönelik düzgün bir konuşma bile yapılmadı.  

Sıddık Ağabey de sahipsiz bir kavmin sahipsiz bir kanaat önderiydi.

Nitekim kendisi garipti cenazesi de garip uğurlandı. Demek ki cenazeye katılırken bile herkes bir hesap yapıyor. Hâlbuki vefalı olmak Müslümanın en belirgin, en güzel, en faziletli meziyetlerden ve hasletlerinden biridir. Vefa; dostluğun, asaletin ve yiğitliğin nişanesidir. Vefanın zıddı, nankörlük ve yapılan iyilikleri unutmaktır. Asil bir kişi yapılan iyilikleri unutmaz, Vefalı insan, sıkıntılı anında arkadaşının yardımına koşan, “Kara gün dostu” olandır.

Ama maalesef Fuzulinin dediği gibi

“Dost bî-vefâ, felek bî-rahm, devran bî-sükûn,

 Derd çoh, hem-derd yoh, düşmen kavî, tâli’ zebun”

Yakıcı çorbadan ağzı yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan şecaat kahramanı, Nurların bekçisi Sıddık Ağabey, sana selam olsun.

Ey yiğit, ey kahraman Sıddık Ağabey, seni tanımadıklarından dolayı senden yüz çevirip dinlemeyenlere bakıp da kabrinde hüzünlenme! Cenâb-ı Hak, sana kâfidir! Yüce Rabbim sana rahmet etsin, makamını cennet eylesin.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       Osman TEKİN

                                                                                                                                    10.07.2017

                                                                                                                                     Pazartesi 

Yorumlar

Mücahit Özmen - 25-07-2017 - 14:17:11
Size katılıyorum
Muhammed Sıddık Şeyhanzade/Dursun
Beyefendinin Cenaze Merasimi üzerine;

1...ona yakışır bir uğurlama yapılmadı.
2...seçilen cami uygun değildi.
3...cenaze namazı öncesi yapılan konuşmalar
çok basit idi.
4...hele iki konuşmacının birbirlerinin tekrarı
gibi olan şu sözleri beni dağladı:
"her insanın kusuru vardır Onun da olmuştur.
Allah onu affetsin."
Yapılan konuşmalar bir nevi cenaze duası yerine şükür duası okumak gibi hikmet ve belağat tan uzak idi.
5...organizasyon sıfırdı.
6...gelen misafirler el yordamı ile yol ve yer buldular.
7...asri mezarlık ise tel örgüleri ile birer küçük hücre
ve hapishaneye çevrilmişti.
(Bu kısım belediyenin sorumluluğunda)
8...güya inananlar arasında en çok okuyan nurcular böyle ise varın siz gerisini düşünün.😢😢😢😢😢

Neler mi yapılabilirdi?

1....cenaze namazı için merkez Ulu Cami tercih edilebilir.
2....bütün camilerde sela verilebilir.
3....yerel tv ve gazetelere ilan verilebilir.
4....taziye mesajları bilbordlara asılabilir.
5....40-50 genç görevli olarak gelen misafirlere yardımcı olabilir.
6....gelenlere ve oradakilere hatimler için cüzler dağıtılabilir.
7....uzman bir ekibe kamera çekimi ve kayıt işlemi verilebilir.
8....konuşmacılar ve konuşma metinleri az, öz ve zemine uygun hazırlanabilir.
9....50 yılı aşan bir mücadele ve Dava adamının hayatından örnek kesitler verilebilir.
10...onca çileli ve zorlu yılların meyveleri olan eserlerinden ve projelerinden bahsedilebilir.
11...gelen misafirlere yapılacak hizmet ile bu yapının bir hizmet ve dava hareketi olduğu hissettirilebilir.
12...çok şey yazılabilir...
...
Neticeyi kelam biz ehli iman ahiret işlerinin hakkını tam veremediğimiz gibi dünya işlerini de beceremedik!!!😯😯
...
Ezé meselekî hatîye jiyandiné ji we ra bibéjim;
Li gundé me Pazu yé Xatîya Hubré jina Apé dîya min H. Emin hebu. Xweda bi rehma xwe sha bike.amin...
Wî ji Xatîya min Ayseré re gotîye:
" Ayser gava ez mirim tu li ser min shîné bikî. Mîna dîya te Alla mirîyé tu li ser min bigrî. Bila kes nebe Hubré be xwedî ye. Chaya qîza min feqîr e û ew nizani shîné biki."

Belé di miriné da jî meriv naxwaze béxwedî û bé kes bimîne...
Lé mixabin Seyda Mela Sıddık bé xwedî hat birékirin...
...
Gava ez birim bila dilshewat û zana min bi ré bikin...
...
Mûshî
...
b.tatlı - 25-07-2017 - 07:49:17
el baki hüvel baki
allah rahmet eylesin. osman abi iyi bir değerlendirme yapmış. allah razı olsun. asıl yurdumuz olan ahiret bize yeter. ne mutlu o insanlaraki ihlasla ömürlerini hak ve adalet için allah yolunda sarf etmişler.
hak üstündür. kuvvet bir haktır. düsturunu anlamalıyız...
Ferhat Korkut - 23-07-2017 - 03:09:42
Allah Rahmet Etsin
"Amelinizde rıza-i ilahi olmalı, O razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yok..." sırrına mazhar olması temennisiyle, Rabbim gani gani rahmet eylesin...
Sizde yorum yazmak için tıklayınız.

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında

Bazen zayıf, zalim olur
Ye’s ile su’-i zandan za’f-ı kalb neş’et eder.

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 

Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net