Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Risale-i Nur Notları

Haşir Risalesinde Aklın Eğitimi
Batıda fenlerin ilerlemesi ile kilise ve camiye alternatif olarak labaratuvar ve tabiat alındı, bu son ikiden elde edilen verilerle dinin tesiri asgariye indi veya inkâr edildi. ...

 

Prof. Dr. AHMET NEBİL SOYER

Her kitabın, eserin yazılış nedeni vardır. Yazara hareket noktası, bu nedendir. Bediüzzaman her eserini umumiyetle sorunlara dayandırır. Mucizat-ı Kuran’iye isimli eserinin başında açıklamak zorunda kaldığı ayetlerin tarih boyunca bir şekilde sorun olarak görüldüğünü, bu yüzden onlardan hareketle Kur’an’ın mucize olduğunu anlattığını söyler. Batıda fenlerin ilerlemesi ile kilise ve camiye alternatif olarak labaratuvar ve tabiat alındı, bu son ikiden elde edilen verilerle dinin tesiri asgariye indi veya inkâr edildi.

Marks ahiretin aklen kabul edilemez olduğunu söyleyerek, İbni Sina’nın görüşünü daha radikal bir yönde yorumladı. Bediüzzaman, haşir ile ilgili eserinde sorunun anlamak üzerinde yoğunlaştığını belirtir. “Bu Onuncu Söz’ü birden tamamiyle anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma” der. Ona yardım için İbni Sina’nın sözünü nakleder. Çünkü İbni Sina gibi bir dahi-yi hikmet “El haşrü leyse mekayisül akliye” demiş.      “İman ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez.” Bediüzzaman İbni Sina’nın eserlerini bilerek ona dâhi-yi hikmet diyor, İbni Sina’nın hikmet dâhisi olduğunu söyleyen ya kendisi ne oranında dahidir? O dehaları yargılayan ve yerine yerleştiren bir büyük dehadır. Tarih boyunca çözüme ulaşmamış birçok sorunu o çözümlemiş, aklı ve imanı düzlüğe çıkarmıştır. Yani felsefenin dâhisi, o bile haşir yolunda akıl ile gidilmediğini söylüyorsa, asıl sorun, aklın öldükten sonra dirilme hakikatini anlamamak istemesidir veya inkar etmesidir.

Bediüzzaman’ın haşirde hareket noktası aklın ihatasızlığıdır. O ihatasız aklı ihata eden, kavrayan, anlayan ve inanan bir akıl haline getirmek için bütün Haşir Risalesi’nde aklı bir mektebe dâhil ettirir ve ona sonunda bütün şubeleriyle öldükten sonra dirilmeyi kabul ettirir. Ama bir saf aklı, bir eser boyunca ele alıp, ona yavaş yavaş anlayış kazandırıp sonunda haşri kabul eder hale getirmek ciddi bir eğitim uygulamasıdır. Kant ve Hegel’in akıl konusundaki eserleri ile Haşir Risalesi karşılaştırılsa, ki zor bir iştir, Bediüzzaman’ın farkı anlaşılır. Bediüzzaman uygulamalı akıl eğitimcisidir ama diğerleri zor, sadece teorik anlamda anlatırlar. Teoriler meselelere, uygulamalara, dayandırılmadığından Hegel’in Aklın Tarihi ve Kant’ın aklı ile ilgili üç eseri herkes tarafından anlaşılmaz. Bediüzzaman Haşir eserinde, aklı haşir konusunda eğitirken ayrıca model bir muhakeme eden akıl kıstası, ölçüsü de ortaya çıkarır. Bu da ayrı bir mesele.

İbni Sina’dan ayrı İslam uleması da haşir konusunda farklı düşünmez. Onlar da “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili naklidir. Akıl ile ona gidilmez” diye müttefikan hükmettikleri halde, bütün filozofların ve İslam âlimlerinin, haşir konusunda tıkandıklarını söylemek, Bediüzzaman’ın, araştırıcı ve yoklayıcı felsefe ve İslam ilminin, haşir konusunda tıkandığını bilmesinden ve sorunu çözmek istemesinden ileri gelmektedir. Bu insan haşir konusunu çözümlemeyi kafasına koymuş, ilk eserlerinden itibaren Sözler’e kadar bu iddiasının zihin labaratuvarında muhakeme etmiş ve en uygun zamanda yıllarca kafasında alıp verdiği bu mesele bir vesile ile doğmuştur.

Bediüzzaman bu kadar kimsenin gidemediği bir yolu aklın umumi caddesine, yani herkesin gidebileceği bir caddeye çevirdiği için Allah’a şükreder ve yaptığı işin nasıl açılmamış bir yolu, umumi bir yola çevirmek olduğunu mütevazi bir başarı edasıyla anlatır: “Elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde-i umumiye-yi akliye hükmüne geçemez. Kur’an-ı Hakim’in feyziyle ve Halık-ı Rahim’in rahmetiyle şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalaa ile izdiyadına çalışmalıyız.

“Haşre akıl ile gidilememesinin bir sırrı şudur ki; Haşr-i Azam İsm-i Azamın tecellisiyle olduğundan Cenab-ı Hakk’ın İsm-i Azamının ve her ismin azami mertebesindeki tecellisiyle zahir olan efal-i azimeyi görmek ve göstermekle Haşr-i Azam bahar gibi kolay isbat ve kat‘i iz’an ve tahkiki iman edilir. Şu Onuncu Söz’de  feyz-i Kur’an ile  öyle  görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa aciz kalır, taklide mecbur olur…”

Her ismin en azami tecellisini gören ve gösteren bir zekâ ve müşahade insanıdır Bediüzzaman. “Görüyorum” demiyor, “görülüyor” diyor, “gösteriyorum” demiyor, “gösteriliyor” diyor. Her kelime, her cümle ne kadar yerli yerinde anlatılmış. Din ve felsefe tarihinin bin yıllık çıkmazını bir umumi caddeye çevirmek ne kadar büyük bir iştir.

Dokuzuncu Şua ile Haşir Risalesi’nin telifi arasında otuz yıl vardır. Bediüzzaman otuz yıl bu konuyu zihninin arşivinde bekletmiş, sürekli geliştirmiş, vakti gelince de kağıda dökmüştür. Çünkü her eserin zihinde doğuşu ile kâğıda yansıması, sanat tarihinin önemli bir meselesidir. İstanbul’un fethi yüzyıllarca düşünülmüş ama onu uygulamaya koyan bir büyük insan ancak o işi başarmıştır.

Bediüzzaman Haşir ile ilgili eserinin başında hikayeler suretinde anlattığını beyan ederken “Hakaik-i islamiyenin ne kadar makul” olduğunu anlatmak istediğini, bu yüzden hikaye kılığını seçtiğini belirtir. Demek Haşir Risalesi’nin biçimi de aklı tatmin edici bir şekilde yazılmıştır, eserin telifinde akıl düşünülmüş ve ona göre kalem oynatılmıştır.

Haşrin suretlere kadarki açılış kısmında hikâyenin unsurları, şahısları ve sorunları serilir, gerilim üretilir ve gerilimi çözmek için suretlere geçilir. Ama bu  giriş kısmında hedef aklı haşri almayan adamı ikna etmektir. Haşir baştan sona muakele yani akıl yürütmedir. Akli konular soğuk konulardır. Bediüzzaman bunu bildiği için bahsi bir olaylar zinciri ve şahıslar, mekânlar bütünlüğü içinde verir. Akli meselenin ağırlığı böylece hafifletilir, en sıradan insanın anlayacağı bir düzeye, umumi caddeye çevrilir. Haşir’deki akıl yürütmelerin özünde metnin içindeki şüphe ile mücadele vardır. Akıl yürütmeler, muakeleler, o kadar yoğundur ki,onları bir program dahiline çıkarmak çok zordur. Aklın haşrin cereyanına imkân sınırları içinde bir yer bulmak istemesine Bediüzzaman “hiç mümkün müdür ki” cümleleri ile başlar ve onu devam ettirir. Yani öldükten sonra dirilmeyi imkân sınırları içinde kabul edilmez gören anlayışa karşı Bediüzzaman “bu hiç mümkün müdür ki” kalıbını kullanır. Bu kalıp “evet imkânı vardır, imkân sınırları içinde” demektedir.

İkinci muakele yani akıl yürütme, gözlem ile gözlemi yöneten ilkeler arasındaki açıklığı haşre açılan kapıya çevirmektir. Aradaki mesafeden haşir doğar. Suret ve hakikatlerde en çok bu kullanılmıştır. Esmanın mutlaklığı, uygulamanın kayıtlı olması ve aradaki mesafede haşrin zorunluluğunun görünmesi.“Halbuki şu yerlerde o hikmete ve adalete layık binden biri icra edilmiyor.” Bütün “hâlbuki” kelimeleri isimler ile uygulamalar arasındaki mesafedeki tezadı gösterir ve ahireti  doğurur. “Hâlbuki böyle bir sehavet ve tükenmez hazineler daimi ve istenilen her şey içinde bulunur bir dar-ı ziyafet ister.” “Halbuki”den sonra bir muakele kelimesi de “çünkü”dür. “Çünkü daimi bir cemal zail müştaka razı olamaz.” Tekrar hâlbuki: “Hâlbuki şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip kayboluyor. O kemal ve o cemalin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini bir anda bakıp doymadan gidiyor.” “Çünkü”, “halbuki”, “acaba”lar akıl yürütmenin vagonlarıdır. Bediüzzaman mütemadiyen tezatları yakalar ve onlara cevap verir, haşri mümkin kılar. “Demek” kelimeleri de sonuçların bayrağını sallarlar.

Dördüncü Suret’te iki hâlbuki üç çünkü kullanır. Bu kelimeler kendilerinden önceki cümleleri ve sonraki cümleleri birbirine bağlayan akıl yürütme bağlarıdır. Haşir risalesinde o kadar çok öğretici yön var ki, bunlar dikkatle okumak suretiyle görülebilir, aksi takdirde yıllarca okunsa da onun bir eser olmanın ötesinde çok yönlü bir okul olduğu yönleri görülemez.

Haşir Risalesi’nde bütün cümleler akla dönük olarak kullanılmıştır. Bunların tasnifini yapmak bir doktora tezi olacak kadar geniştir. Mesela Mukaddime’de Birinci İşaret bir tevhid dersidir. Önce  sanatlı bir kitaptan bahseder, sonra kâinatı bir kitaba benzetir, bu kitap içinde sayısız kitaplar bulunan bir kitaptır. Kitap kâtibini gösterdiği gibi kâinat denen kitap da Allah’ın kudretinin kaleminin nakşıdır. Diğerinde kâinat sanatlı, nakışlı, ziynetli bir eve benzetilir. Şu muhteşem kâinat da bir saraydır, hem muhteşem bir saraydır. Nasıl böyle bir sarayın Sani’inden gaflet edilebilir? Burada akıl, benzerliklerden sonra mukayeselere dayanan bir boyutta tevlidi isbat eder.

İkinci İşaret de aynı akli çatıyı nübüvvet ve Peygamberimiz için kullanır. Burada yine “mümkün” kelimesinden hareket eder; “Hiç mümkün olur mu ki” ile başlayan dokuz  paragrafta peygamberlik kurumunun ve Peygamberimizin gerekliliğini, imkanını  ortaya koyar. Tamamen aklı ikna etmek için kurulmuş cümleler, cümle gruplarından oluşur. Metnin sonu “acaba”nın akla sorgulama yapması ile sona erer. “Şimdi acaba âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhisselatü vesselamdan beyan olunan evsaf ve vezaife daha ehil ve daha cami kim zuhur etmiş?”

Hakikatlerin aklî kurgusu, geometrisi daha harikadır. Onlar da yine haşrin imkânını sağlamak için Bediüzzaman’ın meşhur giriş cümlesi ile başlarlar. “Hiç mümkün müdür ki…” Bediüzzaman önce Allah’ın ahirete açılan kapı durumundaki esmasının âleme yansımalarını, tecellilerini anlatır. Burada esmanın göstergeleri olan İlâhî eylemler anlatılınca O’nun isminin azameti ortaya çıkar. Fakat isimlerin dünyaya yansıyan belirtileri eksik belirtilerdir, onlar burayı gösterirler, ahireti işaret ederler. Mesela Allah’ın celal ve izzetini gösterir. “Hem insan ve bazı canavarlardan başka  güneş ve ay ve arzdan tut, ta en küçük mahlûka kadar her şey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azim heybet tahtında umumi bir itaat bulunması, büyük bir Celal ve İzzet Sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.”

Şimdi bu celal ve izzetin hakiki cereyan edeceği yere işaret eder: “Hem o Celal ve İzzete uygun bir dar-ı mücazat olacaktır, bir ceza evi olacaktır. Çünkü zalim izzetinde mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.”

Altıncı Hakikat’te yine aklı muhatap kabul eden dokuz cümle; “hem anlarsın ki” ile başlar. Anlaması gereken akıldır, ona anlamayı öğretir bu dokuz esas. Bütün hakikatler de çok farklı aklı ve mantığı ve tezatları yakalayan ve haşri onların üzerine bina eden cümleler kurulmuştur. Bazen de “hiç akıl kabul eder mi ki” diyerek aklı ikaza gayret eder. Cümlenin gücüne ve kurgusunun azametine bakın; “Hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin. Adalet-i hakikiyesine zıt olarak hikmet-i hakikiyesine münafi manasız iş yapsın.” Bazen de “hiç kabil midir ki” cümlesi ile başlar. Bazen de “sakın zannetme ki” kalıbı ile başlar, insanın kafasındaki yanlış zannı teşhis eder ve onu iptal eder. “Hem zannetme ki, haşre delalet eden kâinatın ayat-ı tekviniyesi şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetler vardır ki, bir vechi sania şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder.”

 

Asırlardır öldükten sonra dirilme hakikatini anlayamamış kör ve sağır aklı Bediüzzaman eserinde onu ahiretin varlığını anlar hale getirir. Haşir Risalesi bir akıl eğitimi ve iman eksersizleri yapan okuldur. Dünya böyle bir esere ancak Bediüzzaman’ın tefekkürü ve karihası ile kavuşmuştur. Bu nimeti, bu insanlara anlatmak vicdani ve dini, hizmet sorunudur. Acaba biz bu eseri şöyle bir arkadaşı yanımıza alıp da harika yapısını ve inceliklerini ona anlattık mı? Herkes kendine sorsun, değil mi? Nimet kolay külfet zor.

Kaynak: Risaleakademi

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında

Kainatta En Büyük Hakikat
Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür...

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Sername

Risale-i Nur Entrika Kabul Etmez
“Hak iddiası” kavramı çoğu zaman siyasi bir kavganın konjonktürel silahı olarak kullanılır. Böylesi durumlarda “ihkak-ı hak” söylemleri sadece algı operasyonlarının başlığı olarak işlev görür.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Osman Tekin
Tenkid
Selami Yüksel
Cemaatler ve Siyasi Politikaları - 2
Mesut Konyar
Mahcup Eden Merhamet
Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet
Emrullah Beytar
Bir İhsan-ı İlahi: Hadamelik

İktibas

Talha Hakan Alp
Âlim malum ilişkisi ve şablonlar üzerine…
M. Şükrü Hanioğlu
İslamcılık Ölebilir mi?

Sizden Gelenler

Abdussebur Kapu
Küresel Tehlike: Narsizim ve Manevi Boşluklar
Tayfur Özen
İffetin Odak Noktası
Beytullah Özen
Rabbin var!
Enes Erdem
Şimdi:Tam zamanı‏
Emin Yalçın
Niçin Risale-i Nur Okumalı?
 
Zehra Portal
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net