Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Tarih & Kültür

Hayatın anlamı (1) Ghetto, Bantustan, Kürdistan
Bu öyküye biraz daha yakından bakmakta yarar var. Güney Afrika neydi, ne oldu? Apartheid nereden ve nasıl çıkageldi? Mandela neye karşı mücadele ediyordu? Vizyonu ve mücadele anlayışı zaman içinde nasıl bir değişim gösterdi? Bu sorulardan bazıları, 20. yüzyıl dünyası ve 21. yüzyılın başındaki Türkiye için büyük önem taşımakta. ...

Halil Berktay

Bu öyküye biraz daha yakından bakmakta yarar var. Güney Afrika neydi, ne oldu? Apartheid nereden ve nasıl çıkageldi? Mandela neye karşı mücadele ediyordu? Vizyonu ve mücadele anlayışı zaman içinde nasıl bir değişim gösterdi? Bu sorulardan bazıları, 20. yüzyıl dünyası ve 21. yüzyılın başındaki Türkiye için büyük önem taşımakta.

17. yüzyıl ortalarında Afrika’nın güney ucunda, Hollanda’nın Birleşik Doğu Hint Kumpanyası’na (VOC) bağlı bir ticaret karakolu kuruldu. Bu yerleşim gene daha çok Hollanda’dan göç yoluyla büyüdü. Ancak 1795 ve 1802’de birkaç defa el değiştirip, Napolyon Savaşları sona ererken kesinlikle İngiltere’ye geçti ve Britanya İmparatorluğu’nun Ümit Burnu Kolonisi ya da Kap Kolonisi (Cape Colony) oldu. Böylece kısmen İngilizleşti — ama Hollandalı göçmenler de (kuzey ve kuzey-doğu yönünde) içerilere ilerlemeyi sürdürdüler. Hollandaca’nın Afrikaans denen yerel bir creole varyantını yaratıp konuşmaya; gerek Hollanda ve gerek bu Afrikaans dillerinde, Afrikaner’in yanısıra “çiftçi” anlamında Boer(ler) diye anılmaya başladılar. Hür Oranj Devleti (the Orange Free State) ve Transvaal Cumhuriyeti adıyla iki “Boer cumhuriyeti” kurdular.

Tarım ve hayvancılık imkânlarının yanı sıra, 1860’lardan itibaren Güney Afrika’nın kıymetli maden zenginliği de ortaya çıktı. Kimberley elmas yatakları ile çeşitli altın madenlerinin bulunması, bölgenin ekonomik değerini çok arttırdı ve Kap Kolonisi üzerinden Oranj ile Transvaal’e İngiliz göçüne de yol açtı. Boerlerin ortasında bu İngiliz “yabancı”ların (uitlander’lerin) diğer beyazlarla eşit haklara sahip olup olmayacağına ilişkin anlaşmazlıklar, 1880-1881 ve 1899-1902 Boer Savaşları’nı tetikledi. Sonunda İngiltere, ileride Nazilere örnek teşkil edecek olan “toplama kampları”nın kurulması gibi yöntemlere de başvurarak, Boer direnişini kırıp duruma hâkim oldu ve bölgedeki bütün devlet çekirdeklerini 1910’da Güney Afrika Birliği bünyesinde toplamayı başardı.

İster Kap Kolonisi ve — çok daha aşırı ölçüde — Boer cumhuriyetleri, ister hepsini kucaklayan Güney Afrika Birliği, toprak ve maden sahibi zengin beyaz azınlığın ucuz işgücü olarak kullandığı yoksul siyah çoğunluk üzerindeki çifte (hem ırksal, hem sınıfsal) tahakkümüne dayanıyordu. İngiliz ve Hollanda kökenli beyazları kaynaştırma çabaları da bir bütün olarak beyazlar ile siyahlar arasındaki uçurumun giderek açılması sonucunu doğurdu. Bu çerçevede, daha 1930’ların ikinci yarısında siyahların neredeyse tamamı seçme ve seçilme haklarından yoksun bırakıldı, parlamenter siyasetin dışına itildi. Öte yandan, İngiliz kökenli göçmenler ile Hollanda kökenli Boerler arasındaki siyasal farklar da belirginleşti. Tahmin edilebileceği gibi, İngiliz kökenliler Büyük Britanya ve İngiliz Milletler Camiası ile bağları korumaktan yanaydılar. Dolayısıyla daha liberal ve daha hoş görülü, siyah halka karşı daha yumuşak bir tavırdan yanaydılar. Afrikaans konuşan Hollanda ve Alman kökenliler ise bu daha ferah ve esnek liberalizminden nasibini alamamış, son derece katı ve dar görüşlü Boer milliyetçileriydi. Dünyayı kendi küçük çiftliklerinden ibaret sanan ya da öyle olmasını isteyen, Hollanda Reform Kilisesi’nin Kalvenist bağnazlığından da güç alan, taş kafa denebilecek bir ırkçılıkları vardı. O kadar ki, birçoğu işi İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Hitlerci kesilmeye, Nazi Almanya’sını desteklemeye kadar vardırmıştı. Bunlardan John Vorster, örneğin, 1966-78’de Güney Afrika başbakanı ve 1978-79’da cumhurbaşkanı olacak; Verwoerd’in izinde yeni yeni apartheid uygulamalarına imza atacaktı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında eski sömürge imparatorlukları dağılmaya başlarken, İngiltere’nin en büyük günahlarından biri, iki yerde — bir miktar beyaz göçmen içeren, dolayısıyla “iskân kolonisi” (settler colony) denebilecek iki dominyonunda — “kendi kaderini tâyin hakkı”nı, mevcut siyasal eşitsizlikler temelinde örgütsüz ve söz hakkında yoksun bırakılmış siyah çoğunluğa değil, parlamenter siyaset alanını tekelinde tutan küçük beyaz azınlığa bırakması oldu. Dolayısıyla gerçek anlamda de-kolonizasyon (sömürgesizleşme) yaşanmadı. Bu iki ülke, Rodezya (şimdi Zimbabwe) ve Güney Afrika’dır.

Zimbabwe’yi bir kenara bırakalım. Güney Afrika’da dönüm noktası 26 Mayıs 1948 genel seçimleriyle geldi. O tarihte nüfusu 12 milyon (bugün yaklaşık 53 milyon) olan ülkede, yalnız 1 milyon beyaz seçmen oy kullandı. İngiltere yanlısı Başbakan Smuts’un Birleşik Parti’si, daha fazla oy almasına ve küçük İşçi Partisi’nin de desteğine rağmen, parlamentoda Afrikaner milliyetçileri karşısında 5 sandalye gibi minik bir farkla da olsa azınlıkta kaldı. Papaz Malan’ın Yeniden Birleşmiş Ulusal Parti’si ise, kampanyasını hemen tamamen, bağımsızlık arifesinde siyah çoğunluğun olası özlemlerine karşı beyaz azınlığın duyduğu korkuyu kışkırtmaya dayandırmıştı. Bugün bana hem MHP’nin sağ milliyetçiliğini hem “sol” ulusalcılığın, meselâ ne idüğü belirsiz Türk Solu dergisinin azgın çığırtkanlıklarını çağrıştıran bir taktikti bu. Başarıya ulaştı. Koalisyon halinde 79-74 çoğunluk kazanan YBUP ve Afrikaner Partisi hemen sonra birleşip, 1948-1994 arasında Güney Afrika’yı yöneten Ulusal Parti’yi oluşturdu.

Bu noktada, Nazizmin iktidara gelişiyle bazı benzerliklere dikkat çekmemek olanaksız. Temmuz 1932 ve Kasım 1932 federal seçimlerinin ardından çıkan 1933 hükümet krizinde Cumhurbaşkanı Hindenburg, şansölyeliği (Kasım’da oyları düşen) Hitler’e vermiş; bu da, Nazilerin kısa zamanda bütün muhalefeti yok edip iktidarlarını geri dönüşsüz bir diktatörlüğe dönüştürmelerinin başlangıcı olmuştu. Aynı şekilde, Boer veya Afrikanerlerin Ulusal Parti’sinin 1948’da elde ettiği üstünlük de (hep o Beyaz Güney Afrikalıların korkuları temelinde) neredeyse yarım yüzyıl yerinden oynatılamayan, Nazizmle birlikte ve ondan sonra insanlığın görüp tanıdığı en rezil, en hayâsız ırkçı diktatörlüğe yol açtı. Bu rejim adını Afrikaans dilinde “ayrışma” (İng. separation) veya “ayrı yaşama” (İng. apartness) anlamına gelen apartheid sözcüğünden aldı. Nazizm nasıl Aryanlar ile Yahudileri ve diğer “aşağı” soyları birbirinden ayırmışsa, Güney Afrika’da da insanlar (1) Beyazlar; (2) Hintliler (= Britanya İmparatorluğu’na mensubiyet örüntüleri çerçevesinde Hindistan’dan gelen göçmenler); (3) Renkliler (= melezler, karışık ırklar) ve (4) Siyahlar olmak üzere dört kategoriye ayrıldı. Haklar bu temelde, yukarıdan aşağı azalıp sıfıra inecek şekilde tanımlandı. 1949’daki Karışık Evlilikler Yasası ve 1950’deki Ahlâksızlık Yasası’yla (evet, aynen böyle: Immorality Act, Ahlâksızlık Yasası), Beyazlar ile diğer bütün gruplar arasında her tür cinsel ilişki, ırkların karışımını önlemek adına suç sayıldı. Trenler, otobüsler, parklar, okullar, üniversiteler, plajlar, hastaneler, tuvaletler, alışveriş merkezleri — özetle, kamusal alanda akla gelebilecek ne varsa ayrıştırıldı; her yerin ve her şeyin en iyisinin üzerine Beyazlara Mahsus yazıldı. Özel olarak okul ve üniversiteler düzeyindeki ayrışma, siyahlara sadece bir emek gücü rolünün tanınması ve buna uygun bir (teknik, meslekî) öğrenimin öngörülmesiyle elele gitti.

Yetmedi; bantustan denilen on adet “kabilesel yurt” kuruldu ve 1970 yılında (Vorster’ın başbakanlığı sırasında) bütün siyah halkın Güney Afrika vatandaşlığı tamamen düşürülüp, siyahlar artık sadece KwaZulu (= Zulu yurdu) ve benzeri bantustan’ların “vatandaşı” sayıldı. Türk aşırı-milliyetçilerinin, onyıllar boyu Kürtlere uygulanan bütün fiilî (ama hukuk düzeyine çıkmayan, görünüşte “kanun önünde eşitlik” ilkesini ihlâl etmeyen) baskıların birkaç adım ötesine geçip, faraza Kurmanci yurdu, Zaza yurdu vb diye böyle ayrı ayrı aşiretistan’lar kurduğunu ve herkesi bunlara tıkmaya kalkıştığını düşünebiliyor musunuz? Yapmaz veya yapmazlardı kuşkusuz. Milliyetçilik ve ırkçılıkta Boer veya Afrikanerler kadar ileri gitmediklerinden değil — ya da a priori ve özsel olarak bu yüzden değil. Öncelikle konumları ve projeleri farklı olduğundan. Güney Afrika’da beyazların küçük bir azınlık olmasına karşılık, Türkiye’de Türkler hep çoğunluk oldu. Buna karşılık orada siyahlar ezici çoğunluğu, burada ise Kürtler hayli kalabalık da olsa bir azınlığı meydana getirdi. Dolayısıyla apartheid’çılar siyahları bir anlamda Güney Afrika toplumunun dışına (dışında formel ve yasal eşitsizliğe) hapsetmeye çalışırken, Türk çoğunluğun milliyetçi tahakkümü Kürtleri Türkiye’nin içine (içinde fiilî eşitsizliğe) hapsederek TC’yi “bölme”lerini önlemeyi öngördü. Tersten söylersek, Türk devleti asla ne Kürtlerin vatandaşlığını düşürmeye, ne de onlara bir bantustan gibi Kürdistan vatandaşlığı tercihini göstermeye kalkabilirdi, çünkü bu, en korktukları yolun açılması anlamına gelirdi. Esasen Türk milliyetçiliği ve ırkçılığının apartheid’a göre kısa düşmesinden işte bu nedenle, bir sonuç olarak söz edebiliriz.

Ama işte Vorster yönetiminin 1970’da güttüğü mantık, buna benzer, bu kadar abes, Türk milliyetçiliğinin dahi aklının almayacağı türden bir şeydi. Dahası, ırkçı yönetime göre bu bantustan’lar güya bağımsız birer devletçikti. Ve işe bakın ki, içlerinden hiç olmazsa birkaçını, dünyada sadece İsrail tanıdı. Kendi kafası da buna yattığı; Yahudiler Ortaçağdan bu yana ghetto’laştırılmaktan bu kadar çektikleri halde, “dünün mazlumu, bugünün zalimi” olarak 1950’lerden itibaren Filistinli Araplara karşı aynı tavra girmekte herhangi bir çelişki görmediği için, kuşkusuz. Dahası, bu iki ırkçı, dışlayıcı ideoloji ve devlet kendilerini birbirlerine o kadar yakın hissettiler ki, İsrail bir dönem Güney Afrika ordusu ve polisinin eğitilip donatılmasında da başrolü oynadı.

Hayatın anlamı (2) Steve Biko ve “dünyanın en mutlu polis devleti”

1948-49’dan itibaren Güney Afrika’da apartheid’la birlikte çok sert bir baskı rejimi de kuruldu. Bu kadar haksız bir yönetim, hakikaten ancak “kabahatinden büyük bir özür”le — adaletsizliğinden büyük bir zulümle ayakta kalmaya çalışabilirdi. Düzenin olası aygıtlarından ideolojik ikna, sadece beyaz azınlığa yönelik işliyor ve onları bu durumun sürdürülebileceğine inandırmayı amaçlıyor; siyah çoğunluk ise devletten çıplak şiddet ve cebir dışında bir şey görmüyordu. 1950’ler için bir genelleme yapmak gerekirse, halkın ne olup bittiğini daha yeni yeni idrak ettiği ve ırkçı diktatörlüğe nasıl karşı konacağının tartışılmaya başladığı bir geçiş dönemi denebilir. ANC (African National Congress = Afrika Ulusal Kongresi) ilk çekirdeği itibariyle 1912’de kurulmuş, şimdiki adını 1923’te almış, ancak henüz kendine belirli bir yön çizememiş; o sırada tamamen beyaz aydın ve işçilerden oluşan, küçük ama net bir vizyona sahip Güney Afrika Komünist Partisi’yle (SACP) el ele vermeye de çekinmiş, hattâ bunu öneren yöneticiler ilk başta örgütten uzaklaştırılmıştı.

Afrikanerlerin daha bağımsızlıktan ve 1948 seçimlerinden önce belirginleşen sert ırkçı çizgisi, 1930’ların tutucu ve ihtiyatlı ANC’sinin de 1940’ların ortasında silkinip kendine gelmesine yol açtı. Giderek daha aktif bir mücadele çizgisiyle kitleselleşirken siyah işçiler arasında faaliyet gösteren sosyalist örgütlere de tekrar açılan ve SACP ile bugüne kadar gelen tarihsel blokunu oluşturan ANC, apartheid rejimi altında ilk kapsamlı direniş seferberliği olarak İtaatsizlik Kampanyası’nı (Defiance Campaign) başlattı. Ardından 1955’te bir Halk Kongresi toplandı; ANC ve SACP’nin yanı sıra Güney Afrika Hintliler Kongresi’ni, Güney Afrika Demokratlar Kongresi’ni ve Güney Afrika Renkliler Kongresi’ni de içine alan geniş bir birleşik cephe kurdu; bu ittifaklar manzumesini, benimsediği Özgürlük Şartı’nın (Freedom Charter) ilkelerine dayandırdı. 60’lar ve 70’lerin büyük mücadelelerinin temelleri böylece atılmış oldu.

Sırasıyla Malan (1950-54), Strijdom (54-58), Verwoerd (58-66) ve Vorster (66-78) hükümetleri buna vahşet, vahşet ve daha fazla vahşetle karşılık verdi. Peş peşe baskı yasaları çıkarıldı; Soğuk Savaşın şafağında MacCarthycilik Güney Afrika’ya taşındı ve özellikle SACP yeraltına itilirken Özgürlük Şartı da “bir komünizm belgesi” sayıldı; 1955 Kongresinden hareketle, ANC’nin daha çok genç neslinden 156 aktivist Vatana İhanet dâvâsında yargılandı; onlar ve başka birçok ANC lideri dönem dönem “yasaklı” (banned) kılındı (Güney Afrika hukukunda bu “yasaklılık” veya “kısıtlılık” hali, (a) dar bir bölgede zorunlu ikamet ve o yörenin dışına çıkamamak; (b) halk önünde konuşamamak; (c) hattâ bir seferde birden fazla kişiyle konuşamamak; (d) söylediği hiçbir şeyin tekrarlanamaması veya alıntılanamaması demekti). Özel eğitimli beyaz polis, dayağı ve işkenceleri, “faili meçhul” suikastleriyle ün saldı (hayır, bunlar size başka ne hatırlatıyor diye sormayacağım). Güney Afrika dendiğinde insanların aklına ilk Sharpeville, Soweto ve Steve Biko sözcükleri gelmeye başladı. 1960’ta “iç pasaport yasaları”nı (pass laws), yani Beyaz olmayanların seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasını protesto eden 6000-7000 kişilik bir kitleye Sharpeville karakolundan ateş açıldı ve (en az) 69 kişi öldü. 16 Haziran 1976’da Soweto Ayaklanması patlak verdi. Johannesburg’un Soweto gecekondularının (So-We-To = South Western Townships; Güney Batı Mahalleleri) liselileri, okullarında Afrikaans’ın zorunlu öğretim dili yapılmasına karşı (hayır, bunun da neyi hatırlattığını sormayacağım) sokağa döküldü. Yaklaşık 20,000 öğrencinin üzerine ateş açıldı ve bu sefer (en az) 176, belki 700’e yakın çocuk öldü.

Steve Biko’yu da unutmayalım. 1946’da doğdu. Güney Afrikalı Öğrenciler Örgütü’nün kurucusu ve 1968’de ilk başkanı oldu — hem Paris hem Prag Baharı’yla aynı yıl. Siyah Bilinç Hareketi’ni (BCM = Black Consciousness Movement) yarattı. 1972’de tıp okuduğu Natal Üniversitesi’nden atıldı. Şubat 1973’te “yasaklı” ilân edildi (bkz yukarıdaki açıklamalar). Buna rağmen ve Doğu Kap bölgesinde de olsa, Gandhi’yi andıran bir kendi kendine yeterlilik anlayışının yansıdığı (siyasî tutuklular ve aileleriyle dayanışma fonları dahil) küçük ölçekli taban örgütleri kurmaya devam etti. Biko’nun BCM’si, Soweto protestolarında önemli rol oynadı.

Başbakan John Vorster’ın, yabancı misafirleriyle “dünyanın en mutlu polis devletine hoş geldiniz” diye şakalaşıp gülüştüğü yıllardı. 18 Ağustos 1977’de Biko, bölgesi dışına çıkmak suretiyle Terörle Mücadele Yasası’nı ihlâl ettiği gerekçesiyle bir karayolu kontrol noktasında tutuklandı ve Port Elizabeth kentindeki Walmer karakoluna götürüldü. Sanlam Binası 619 numaralı odada bekleyen ekipte, Harold Snyman ve Gideon Nieuwoudt adında iki şöhretli işkenceci de vardı. Bu yazının başına, Harry Holland’ın yaptığı Steve Biko tablosunu koydum. Ressam işkencenin başlamasından hemen önceki ânı göstermiş. İki beyaz polisin yüzünde soğuk, hissiz, merhametsiz ifadeler var. Bizde 12 mart ve 12 Eylül’deki adıyla “operasyon”a veya “muamele”ye geçmek üzereler. Biko’yu soymuş, iskemleye bağlamışlar. Arkada duran, kurbanının başına geçireceği çarşafı tutuyor.

Biko 22 saat süren ilk sorgusu boyunca sürekli dövüldü, demir kafeslere asılıp bekletildi ve komaya girdi. O halde, 11 Eylül 1977’de bir cipin arkasına atılıp (gene çırılçıplak) kelepçelendi ve 1100 kilometre uzaktaki Pretoria’ya doğru yola çıkarıldı. Pretoria’ya varmasından az sonra öldü. “Açlık grevinden öldü” dediler ama bu sefer yutturamadılar. Morgda yatarken vücudundaki morlukların fotoğrafı çekildi ve dünyaya yayıldı. Yapılan otopsi masif darp izlerini ve beyin kanamasını ortaya çıkardı. Gerçi nöbetçi mahkeme ve ardından Doğu Kap savcılığı, görgü tanığı olmadığı gibi gerekçelerle Snyman, Nieuwoudt ve diğer üç polis memurunu koğuşturmayı reddetti. Ama öte yandan hükümet, Biko’nun ailesine 78,000 dolar tazminat ödemekle suçu zımnen kabul etmiş oldu. Asıl önemlisi, Biko’nun cenazesi, ABD ve Batı Avrupa’dan çok sayıda elçi ve diplomat dahil 10.000’i aşkın bir kalabalık tarafından kaldırıldı. Polis Bakanı Jimmy Kruger’in olanca vurdumduymazlığıyla “Beni pek etkilemiyor doğrusu” (Dit laat my koud = It leaves me cold) demesine karşın, apartheid rejiminin gerçek yüzünün gözler önüne serildiği bir dönüm noktasına gelinmiş oldu.

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi. Her hayatta kalan Nelson Mandela’nın ardında kaç Steve Biko var acaba? Fakat tabii, hele 1961-1962’de bu, pekâlâ Mandela’nın kendisi de olabilirdi.

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net