Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Vahyin Gölgesinde

Mevcut Finansal Krizin Nedenleri ve İslami Açıdan Tedavileri
Kur’an-ı Kerim’de ekonomik sistem ile alakalı en önemli ilke, toplumda üretilen zenginliğin azınlığın elinde toplanmaması için adil bölüşümün yapılmasının altını çizer. ...

                                                                                                    


بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد للہ رب العالمین٬ والصلوۃ والسلام علی سيدنا ومولانا محمد وعلی آلہ وأصحابہ أجمعین وعلی كل من تبعہم بإحسان إلی يوم الدين۔أمابعد

 

Kriz sonrası Reformlar:

 

Ekonominin dinin ilgi alanı dışında olduğu öncülüne dayanan modern ekonomi bilimi, dini kavramların,  teorilerine ve kavramlarına girmesine izin vermeyen materyalist ve seküler bir yaklaşımı sürdürmektedir. Fakat ilginç bir ironi her doların şu kabulü not etmesidir: In God we trust! ( Tanrı’ya güveniyoruz!), ama iş dolarları kazanmak ve dağıtmak veya harcamaya gelince, güven sadece şahsi değerlendirmelere dayanan insani düşüncelere dayanmaya dönüşüyor; ekonomik aktivitelerle alakası olmayan Tanrı tamamen resmin dışında tutuluyor!

Farklı bölgelerden farklı çözümlerin geldiği mevcut finansal krizin ardından, Dünya Ekonomik Forumu,belki de ilk defa din temsilcilerini, ekonomik durumu değerler, ilkeler ve taze fikirler temelinde yeniden şekillendirme girişimine katkı yapmaları için çağırdı. Bu övgüye değer girişim dini çevrelerden tam bir desteği hak ediyor. İslami disiplinin ve özellikle İslami ekonomik ilkelerin naciz öğrencisi olarak, ekonomik problemlerimize çözüm ararken ihtiyaç duyduğumuz bağımsız ve taze düşünce için, İslami ekonomik kurallardan türeyen bazı temel noktaları belirtmek istiyorum.

Devam etmeden önce iki noktayı belirtmek gerekir:

1- Biz, İslami Finans veya İslami ekonomik prensipler dediğimizde genellikle bu ilkelerin sadece Müslümanların dini gereklilikleri için Müslüman düşünürler tarafından vurgulandığını sanıyoruz, ya da diğerlerini dışarıda bırakıp sadece Müslümanlar için anlam taşıdıklarını düşünüyoruz. Bu yanlış bir varsayım. Her ne kadar İslam, onlarsız tüm meyvelerini veremeyeceği bir inançlar kümesi olarak temsil edilse de, İslam’ın sosyal, politik ve ekonomik ilkelerinin dünyevi faydaları sadece Müslümanlara hasredilemez; onlar geniş anlamda insanlığın ortak iyiliğine dair manaları taşır.


2- Bu yazının uğraştığı şey geleneksel ekonomik düşüncenin hakim olduğu günümüz dünyasında çok radikal görülebilir, fakat arızalı olduğu deneysel olarak kanıtlanan mevcut sistemimizde, eğer kapsamlı bir reform arıyorsak, şimdiye kadar sağlam ve güçlü tartışmalara dayanmış radikal değişiklik önerilerinden korkmamalıyız. Mevcut krizin evrensel doğası, finansal durumumuzda evrensel bir değişimi gerektirmektedir; sadece küçük yırtık ve aşınmaları onaran yama tarzı çözümler işlemiyor. Ekonomik sistemimizi, eşitlikçi, dengelenmiş ve doğası gereği hengamelere bağışık şekilde dizayn edecek değerlere ve sağlam ilkelere dayanan bir tamire muhtacız.

Bu yazıyı sunmaya beni iten Dünya Ekonomik Forumu  Başkanının yıllık toplantıda söylediği sözler oldu, özellikle şu sözleri:

‘Bugün artık bizi tek bir seçeneğe taşıyan bir devrilme noktasındayız: değişim veya devam eden düşüş ve sefaletle yüzleşme.’

Değişim gerekli olduğu için hiçbir düşünce yeni bir düşünüş tarzını aşmamalı. Bu makale mevcut sistemimizde gerekli olan reformun tüm detaylarını tartışamamaktadır. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken bazı temel noktalar sunulacaktır.

1- Pazar Ekonomisi ve adil bölüşüm

Kur’an-ı Kerim’de ekonomik sistem ile alakalı en önemli ilke, toplumda üretilen zenginliğin azınlığın elinde toplanmaması için adil bölüşümün yapılmasının altını çizer. Kur’an-ı Kerim der ki:

كي لا يكون دولة بين الأغنياء منكم 

ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın.’(59:7)

Ekonomik aktiviteler için bir sistem dizayn ederken bu temel amaç olarak belirlenmelidir. Fakat pazar ekonomisi birçok ekonomist tarafından servetin adaletsiz dağıtımına neden olduğu için suçlanmaktadır. Her ne kadar bu serbest pazar karşıtı kişilerin önerdiği planlı ekonominin işler olmadığı kanıtlansa da pazar karşıtı eleştirileri özünde haklıdır. Pazar ekonomisinin savunucuları eşitsiz bölüşümün sebeplerini ortadan kaldırmak için sistemi tekrar gözden geçirmeliler. Fakat ne yazık ki, planlı ekonomi konsepti pratikte başarısız olunca, ekonomi ve siyaset cephelerindeki serbest pazar savunucuları bu durumu kendi başarıları olarak sevinçle karşıladı. Planlı ekonominin başarısızlığı ile heyecanlanan bazıları savundukları sistemin ebedi ve yerini daha iyi hiçbir sistemin alamayacağı en iyi sistem olduğunu iddia ettiler. Bu heyecan serbest pazar ekonomisine yöneltilen eleştirilerin temelsiz olmadığını gözden kaçırdı; kalıcı bir şekilde, hatta planlı ekonominin düşüşünden hemen sonra bile tüm dünyada zenginler ve fakirler arasında korkunç bir uçurum vardı. Piyasa güçlerinin doğal işleyişi inkar edilemez fakat bu güçleri pürüzsüz ve adil bir şekilde işletmek için tüm insanların çıkarını güvenceleyen sınırlamaları koymak gerekmektedir. Her ne kadar kapitalist ülkeler pazara belli kurallar ve düzenlemeler koymuş olsa da bunlar genelde kısa ve yüzeysel reformlar olarak kalmaktadır.

Ekonomi bir bütün olarak düşünüldüğünde ne sadece onun sayısal büyümesine ne de tam takır ve olabilecek en iyi hızda çalışan üretim tekerliğine odaklanmak yeterlidir. Toplumun tüm kesimlerinin ekonomik ihtiyaçlarını adil bir temelde karşılayacak eşitlikçi bir dağıtım sistemini oturtmaya önem vermeliyiz. Bu da ancak pazarın işleyişine, bugüne kadar önem verilmemiş bazı kavramsal kısıtlamalar getirmekle mümkündür.Tüm kurallar ve düzenlemelerin gösterdiği sonuç ortada: pazar tarafından üretilen servet hala zengin azınlığın elinde toplanmaktadır, Amerika gibi gelişmiş ülkelerde bile…G. William Domhoff bu durumu birkaç kelime ile özetliyor:

‘Birleşik Devletler’de servet büyük oranda azınlığın elinde toplanıyor. 2007 verilerine göre, yüzde 1 olan üst sınıf haneler özel mülkiyetin yüzde 34.6’sına, yüzde 19 olan orta sınıf(yönetici,uzmanlar ve küçük iş adamları) servetin yüzde 50.5’ine sahiptir. Bu da gösteriyor ki nüfusun yüzde 20’si servetin yüzde 85’ini elinde tutuyor. Geriye kalan nüfusun yüzde 80’e (ücretli ve aylıklı işçilere) ise servetin yüzde 15’i düşüyor. Finansal servette (toplam net değer-kişinin ev değeri) ise tepedeki yüzde 1’lik hanehalkının payı büyüyor: %42.7’

Gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde durumun daha da kötüleştiği açıktır. Bu eşitsiz ve adaletsiz bölüşüm sisteminin kavramsal bir temelde yeniden şekillendirilmesi gerekmektedir. Bugün tüm dünya mevcut krizden yakınıyor, fakat çok az insan bu krizin aslında servet yığınları ile oynayan zenginlerin aniden gelirlerindeki hızlı düşüşün krizi olduğunu fark edebildi. Daimi bir kriz ile yaşayan fakir insanlar söz konusu olduğunda kimse onlar için ağlamadı, hatta onların bu süregiden vaziyetini kimse kriz olarak tanımadı, çünkü zenginlerin serveti sürekli dörtnala hızla artış halindeydi. Bu krizi kapılarına çarptığı anda fark edebildiler, her ne kadar fakir insanların krizlerinde yaşadığı açlığı onlar yaşamasalar da… Yine de bu süregiden sefalet zenginlerin finansal krizi kadar dünyanın ilgisini çekmedi. Fakat bu bizi en azından başkalarının acılarını hissetmeye, sistemimizde dünya nüfusunun büyük kitlesini sürekli fakirliğe iten temelde neyin yanlış olduğunu düşünmeye ve zengin insanları periyodik şoklara karşı savunmasız olmaya itmelidir. Ancak bu gerçekçi yaklaşım ile iki tür krize karşı kapsamlı bir çözüm bulabiliriz. Şimdi bu açıdan mevcut sistemimizin durumunu inceleyelim.

Eğer doğal ve pürüzsüz yollarında serbest bırakılırsa piyasa güçlerinin pazar ekonomisinde hayati rol oynadığında şüphe yoktur. Fakat mevcut sistemimizde zenginler için tekelleşmeye neden olan faktörler bulunuyor ki bunlar piyasa güçlerinin gerçek bir dengeye ulaşmasını engelliyor. Hiçbir zaman gerçek ekonomik ihtiyaçları yansıtmayan tamamen yapay bir arz ve talep dengesinin doğmasına neden olan başka diğer faktörler de var ve bunlar hiçbir şeye katkı sağlamadığı gibi piyasanın pürüzsüz işlemesine de zarar vermektedir. Kısacası, mevcut sistemimizdeki yanlışları bertaraf edecek bir dizi değerlere ve ilkelere ihtiyaç duymaktayız. Yazının devamında gelecek olanlar bu tarz değerlerin ve ilkelerin tartışmasıdır:

2- Kar Güdüsü ve Hırs

İslam tarihinin ilk yüzyılındaki ünlü ilim adamı İmam Hasan El-Basri(r.a) paranın doğasını güzel bir cümle ile açıklar:

‘Para öyle bir arkadaştır ki sizde kaldığı sürece size bir fayda vermez’

Bu kısa ama güçlü yorum ekonomik eylemlere doğru yön tayin edecek iki temel kavramı içerir:

1- Para belli bir amacı gerçekleştirmek için bir araçtır, kendi başına bir amaç değildir.

2- Kendi başına para özünde herhangi bir değere sahip değildir.

Şimdi bu iki önermeyi mevcut ekonomik durum zemininde tartışalım.

Her ne kadar ‘bırakınız yapsınlar’(Laissez faire) politikası artık kapitalist ülkelerde bile popüler değilse de, ‘kar güdüsü’ piyasa ekonomisinde hayati rol oynar. Sınırları belli olsa bu güdü herhangi bir problem teşkil etmezdi. Fakat çoğunlukla pratikte bu diğer her şey pahasına olabildiğince çok para kazanma gibi dizginsiz bir özgürlüğe dönüşüyor. Farklı hükümetler tarafından konulan sınırlamalar ‘kar güdüsü’ ile ‘zenginlik hırsı’ arasında görünür bir fark teşkil etmeyi becerememiştir. Manevi ve ahlaki bir amaçtan yoksun bir hayatın içinde olan kişi eğer ‘kar güdüsü’nün ekonominin tekerleği olduğuna inanıyorsa, bu kişi ‘kar’ı hayatının tek amacı olarak görmeye meyleder ve hangi yoldan olursa olsun olabildiğince çok kazanma hırsının ağına düşer. Gerçek anlamda ne fayda sağladığından gafil bir halde, sayısal olarak kazandığı paralar ve finansal kağıtlar onu mutlu eder. Kur’an- Kerim böyle bir insanı şu sözler ile tasvir eder:

‘Arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı alay etmeyi adet edinenin vay haline! Ki o mal biriktirir ve onu sayar durur. O malının kendisini ebedi kılacağını sanar.’ (Hümeze,1-3)

Kişi bu hırs ile bir kez efsunlandı mı herhangi bir para veya servet miktarı onu memnun etmediği gibi paraya karşı açlığını da tatmin etmez. Çabasının  tüm meyvelerini varislerine bırakıp bu dünyadan eli boş olarak ayrıldığı ana kadar, servetinin miktarını adil olup olmadığı önemli olmayan yollarla arttırmaya devam edecektir. Kur’an-ı Kerim diyor ki:

‘Kabirlerinize varıncaya kadar çoklukla(aşırı servet) övünmeniz sizi öylesine oyaladı ki!’(Tekasür:1-2)

Ve Peygamberimiz Muhammed(s.a.s) demiştir ki, ‘Eğer Adem oğlunun iki vadi dolusu altını olsaydı üçüncüsüne sahip olmak için çabalardı; Adem oğlunun gözünü ancak toprak doyurur.’

Her ne kadar tüm ekonomik eylemler bir tür zenginlik için arzu gerektirse de suçlanan şey kişinin ihtiyaçlarını karşılaması için adil yollarla para kazanma arzusu değildir. Suçlanan şey kişinin bencil arzuları ötesini göremeyen, yanlış ve doğruyu ayıramayan zenginlik hırsıdır. İslam inancına göre hayat bu dünya hayatı ile sınırlı değildir; kişinin ölümünden sonra dünyadaki eylemlerinin hesabını vereceği bir ahiret hayatı mevcuttur. Bu ebedi hayatının iyileştirmek kişinin bu dünyada en baş amacı iken hırs bu amaca zarar veriyor. Hatta sadece dünyevi bir nazarla baktığımızda hırs bizim mevcut hayatımıza da herhangi bir fayda getirmiyor. Bu öncelikle hırsın toplumun umumi çıkarı ile ilgilenmeyen ve gerekirse bütünün çıkarına rağmen kar kazanmaya iten bencilliği yüzündendir; diğer neden ise hırsın kişiyi, paranın insana(insanın paraya değil) hizmet için yaratıldığı gerçeğinden gafil bırakmasıdır. Para cismin ve ruhun konforunu elde etme aracıdır, fakat eğer tüm konfor maksimum düzeyde para kazanma karmaşasında kaybolursa, paranın mevcudiyetiyle amaçladığı anlam altüst olur. Cismin ve ruhun konfor elde etmesi bir yana, para kazanmayla aşırı iştigal, sürekli bir endişe ve heyecan içinde kişinin hayatındaki tüm konforu kaçırıyor. İşte bu noktada Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi zenginliğin kendisi cezalandırmaya/azaba dönüyor.(9:55)

Kısaca, hırsın kötülükleri o kadar açıktır ki, hiç kimse yoktur ki hırsı övmüş olsun; herkes hırsı ve hırslı insanları kötüler, fakat zor olan şu ki kimse kendisinin hırslı olduğunu ya da eylemlerinin hırsa dayandığını kabul etmez. Yani problem hırsı tanımlamakta, çünkü farklı şekillerde yorumlanabilecek karmaşık bir kavram. Hırs belki de kişinin hırslı olup olmadığını belli eden yorumları kendi içinde taşıyan bir şey.

Durum göstermektedir ki bu genel doğayı salt suçlamak onun kötülüklerini gidermeye yetmemektedir. Hırslı eylemleri ortadan kaldıracak ya da en azından eylem potansiyellerini hafifletecek şekilde, davranışlarımızı yönetecek kural ve ilkelere gereksinim vardır. Paranın doğasını doğru anlamak için temel ilke belirlemede İmam Hasan Basri’nin deyişinin ikinci yönü hesaba katılmalı.

3- Paranın Doğası

İmam Hasan El-Basri ‘nin ifadesinden para hakkında çıkarsadığımız ikinci önerme ise paranın özsel değeri veya kullanım değeri olmadığıdır. İşte bu nedenle o ancak bizi terk ettiği zaman yani biz onu diğer bir kişiye kullanım değeri olan bir şey için fiyat olarak ilettiğimizde faydalı olur. Para sadece değişim aracı ve değer ölçütü olarak yaratılmıştır. Bu, ihmali ile finansal durumumuzda sistemik hatalara neden olan çok önemli bir mefhumdur.

Şimdi bunu tüm açılarıyla anlamaya çalışalım.

Modern ekonomistler paranın bir değişim aracı ve değer ölçütü olduğunda hemfikirdirler, fakat benim sınırlı çalışmama göre, hiç kimse bu mefhumu 12.yüzyılın dahi düşünürü İmam Gazali’den(d.505 AH) başkası tüm mantıksal imalarıyla tartışmamıştır. Kendi sözleri ile analizini sunmak uygun düşer. O diyor ki,

‘Dirhem ve dinarların(paranın) ortaya çıkışı Allah’ın bir nimetidir…Onlar kullanım değeri ya da kendi başına faydası olmayan taşlardır, fakat tüm insanlar yemek, giyinmek vs. mallara ihtiyaç duyduğu için bu taşlara ihtiyaç duyar, ve genellikle insanoğlu ihtiyaç duyduğuna sahip değildir ve ihtiyacı olamadığı şeye sahiptir…Bu nedenle değiş-tokuş muameleleri kaçınılmazdır. Fakat fiyatın belirlenebildiği bir ölçü zemini olmalıdır, çünkü takas edilen mallar ne aynı tiptir ne de bir malın miktarını belirleyen ölçünün diğer mala biçtiği fiyatı aynıdır. Bu nedenle tüm bu mallar onların tam değerini belirleyecek bir hakeme ihtiyaç duyarlar…Allah(c.c) bu nedenle tüm mallar arasında hakemler ve aracılar oalrak dirhem ve dinarları yaratmıştır ki tüm servet nesneleri onlar aracılığıyla ölçülsün..., ve malların değerlerini ölçüm aracı olması paranın kendi içinde bir amaç olmadığı gerçeğine dayanır. Kendisi bir amaç olsaydı, kişinin onları saklamak için özel bir nedeni olurdu ki niyetine göre onlara oldukça önem verirdi; diğer yandan böyle bir amacı olmayan ise ona böyle bir önem vermezdi ve böylece tüm sistem bozulurdu. İşte bu nedenle Allah parayı yaratmıştır, ki mallar arası adil bir hakem olarak kişiler ve eylemler arasında dolaşıma girsin ve diğer şeyleri elde etmek için bir aracı olsun…Bu nedenle, paraya sahip olan bir giysiye sahip olandan farklı olarak her şeye sahip gibidir, çünkü diğeri bir giysiye sahiptir, eğer yiyeceğe ihtiyacı olsa yiyeceğin sahibi giysi ile takas etmek istemeyebilir, çünkü mesela onun bir hayvana ihtiyacı olabilir. Bu yüzden görünüşte hiçbir şey olmayan fakat özünde her şey olan bir şeye ihtiyaç duyuldu. Bir renge sahip olmayan fakat her rengi yansıtan ayna gibi, özel bir biçime sahip olmayan bu şey diğer şeylerle ilişkisine göre farklı biçimler alabilir. Para için de durum aynı. Para kendi içinde bir amaç değildir, fakat her amaca ulaşmak için bir araçtır…Bu nedenle, parayı asıl amacı dışında kullanan kişi esasen Allah’ın nimetini göz ardı etmiş olur. Netice olarak, her kim parayı stoklarsa adaletsizlik etmiş ve paranın asıl amacını iptal etmiş olur. Böyle bir kişi, bir yöneticiyi hapseden bir gibidir. Ve her kim paranın dolaşım çıkarına etki ederse aslında Allah’ın nimetini terk etmiş ve adaletsizlik etmiş olur, çünkü para kendisi için değil diğer birtakım şeyler için yaratılmıştır. Bu yüzden, para ticareti yaptığı zaman, parayı yaratılış mantığına zıt olarak amaç haline getirir… eğer kişinin para ticareti yapmasına izin verilse, para onun en büyük amacı haline gelecektir, stoklanan para gibi o da onunla mahkum kalacaktır. Ve bir yöneticiyi hapsetmek veya bir postacının mesajını iletmesini kısıtlamak adaletsizlikten başka bir şey değildir’

İmam Gazali’den sonra gelen tüm iktisatçılar paranın bir değişim ve ölçü aracı olduğu mefhumunu kabul eder, fakat onların çoğu kavramı mantıksal amacına taşımaz. Paranın doğası ve mal arasındaki farkları göz ardı ederek parayı değişim aracı olarak kabul etmek yerine mal gibi görmektedirler ki bu birkaç nokta ile özetlenebilir:

a) Para kendiliğinden bir faydaya sahip değildir; insani ihtiyaçların direk giderilmesi için kullanılamaz. Sadece bazı mallar ve servislerin elde edilmesi için kullanılabilir. Fakat bir mal özünde faydaya sahiptir ve başka bir şey ile takas etmeden de direk olarak faydalanılabilir.

b) Para değer ölçüsü veya değişim aracı olmaktan başka bir niteliğe sahip değilken mallar farklı niteliklerde olabilir.

c)Mallarda satış ve satın alma işlemleri belirlenmiş bir emtia üzerinden etkilenir. Eğer A belirli bir arabayı işaretleyerek satın almaya karar verdiyse ve satıcı da kabul ettiyse, o aynı arabayı almayı arzu eder. Satıcı onu, aynı nitelikte ve aynı tip dahi olsa, başka bir arabayı almasına zorlayamaz. Diğer yandan para değişim aşamasında işaretlenemez.

Bu noktaların dışında, parayı emtia olarak tutmak mantıksal olarak imkansızdır, çünkü emtialar iki kategori olarak sınıflandırılır: ‘tüketim malları’ ve ‘üretken mallar’; para bu ikisinde de girmez. Tüketim malı olmadığı açık çünkü kendiliğinden bir değere sahip değildir. Ayrıca üretken mal da değildir, çünkü o hiçbir şey üretmez. Parayı bu kategoriler altına koyanlar iddialarını herhangi bir mantıklı argümanla doğrulayamamaktadır. Zamanımızın ekonomisti Ludwing Von Mises bu argümanları tartıştıktan sonra şunları gözlemler:

‘Ekonomistlerin çoğunun parayı üretken mallar arasında saydığı bir gerçek. Yine de otoriteden olan argümanlar geçersiz; bir teorinin kanıtı sponsorluğunda değil muhakemesinin içindedir; ve ustalarına tüm saygımla birlikte, bu konuda pozisyonlarını doğru şekilde meşrulaştıramıyorlar… Bu bakış açısından ele alınırsa, para olarak çalıştırılan bu mallar aslında Adam Smith’in dediği gibi hiçbir şey üretmeyen ‘ölü stok’tur.’

Yazar daha sonra paranın ne tüketim malı ne de üretken mal olduğu, sadece değişim aracı olduğunu söyleyen Kien’in teorisine olan yakınlığını belli eder.

Paranın bir emtia olmadığı kabul edildiğinde, mantıksal sonuç onun ticaretin bir aracı olduğu ve kendi başına ticaretin bir amacı olmadığıdır(özellikle aynı nominal değerde başka para parçasıyla değiştirildiğinde); bir mal ile değiştirilmediği sürece de kar üretmesi beklenmeyen bir şeydir. Fakat onu bir değişim aracı olarak kabul etmesinin yanında bir çok ekonomist bunun mantıksal sonucuna ulaşamamışlardır ve onu günlük bazda daha fazla para doğuran bir araç olarak kabul etmişlerdir. ‘Değişim aracı’ teorisinin öncüsü olarak görülmesi gereken İmam El-Gazali şunu söylerken teoriyi mantıksal amacına taşımıştır:’

‘Bu yüzden, para ticareti yaptığı zaman, parayı yaratılış mantığına zıt olarak amaç haline getirir… eğer kişinin para ticareti yapmasına izin verilse, para onun en büyük amacı haline gelecektir, stoklanan para gibi o da onunla mahkum kalacaktır.’

Bu ayrıca faiz yasağının mantıksal temelidir, çünkü tefecilik ya da faiz dolaşımı paranın kendi ticaretidir; bu ticarette gerçek bir mal yoktur. Kutsal kitaplar özellikle de Kur’an-ı Kerim tarafından şiddetle yasaklanan faiz borç verilen para üzerine konan yüktür. Kur’an-ı Kerim der ki:

‘Riba(faiz ve tefe) yiyenler kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu onların ‘Alışveriş riba gibidir’ demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah alışverişi helal, ribayı ise haram kılmıştır’(2:275)

‘Allah ribayı mahveder(eksiltir, bereketsiz kılar) fakat sadakaları bereketlendirir.’(2:276)

‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Fakat tövbe ederseniz sermayeniz sizindir. Ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz’(2:278-279)

‘Ey iman edenler kat kat riba yemeyin!’(3:130)

‘İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz’(30:39)

Kitab-ı Mukaddesin Eski Ahit’inde de faiz ve tefeciliği yasaklayan açık ifadeler vardır.

 

‘Kardeşlerinize faizli borç vermeyin; para faizi, erzak faizi ya da borç verilen herhangi bir şeyin faizi’ [Deuteronomy 23:19]

‘Rab, kim senin tapınağında yaşayacak? Kim senin kutsal tepende yaşayacak? O ki dimdik yürür ve dürüstçe çalışır ve kalbinden gerçeği konuşur. O ki parasını faize  koymaz ve de zayıftan rüşvet almaz.’ [Psalms 15:1,2,5]

‘Sonra kendime danıştım, soyluları ve yöneticileri azarladım ve onlara dedim: Siz kendi halkınıza tefecilikle yük oluyorsunuz! Ve onlara karşı büyük bir toplantı düzenledim.’ [Nehemiah5:7]

‘O ki malını tefecilik ve haksız kazanç ile arttırarak fakiri acınacak duruma düşürür.’ [Proverbs 28:8]

‘O ki  parasını faize vermez ya da borçtan fazlasını almaz, ve elini günahtan çeker ve insanlar arasında adaletle hükmeder. O benim emirlerim ve kurallarımın dışına çıkmaz ve hükümlerimi korur ki böylece doğru ve adaletli hükmeder. O elbette dürüstçe yaşar dedi Yüce Tanrı.’(Ezekiel 18:8,9)

‘Sizden kan dökmek için rüşvet alanlar; faiz alırsınız ve fakirden kar elde edersiniz; komşularınızdan haksız kazanç elde edersiniz. Ve siz beni unutursunuz dedi Hâkim Tanrı. [Ezekiel22:12] 

Bu kutsal buyruklar şu ilkeyi belirlemek için gayet açıktır:

a)Paranın emtialar gibi ticareti yapılamaz, ve para üstünden para kazanmaya gerçek ticaret aracı olarak kullanılması dışında izin yoktur.

b)İstisnai durumlar için eğer para aynı nominal değerde başka parayla değiştirilirse ya da borç alınırsa, iki tarafın ödemesi de eşit olmalı ki para amacı dışında kullanılmasın.

Fakat paradan para kazanma girişimi modern banka sistemi tarafından teşvik edildiğinde ve kutsal yazılar da bu yolda olduğunda, tefecilik ile faiz arasında ayrım icat edildi, ve yasaklananın sadece tefecilik olduğu, faizin ise dolaşım için faydalı ve masum olduğu iddia edildi. Bu engel geçildiği anda, reel ekonomi ile bağı olmayan ve sürekli büyüyen borca dayalı finansal dolaşım evrenine kapı açtı. Öncelikle kağıt paraların doğmasına neden oldu; ve daha sonra bankalarda depolanan kağıt paralar ‘kısmi rezerv sistemi’ gibi başka bir hayali para türü ortaya çıkardı ki bu dolaşımdaki gerçek para miktarını aştı. Sonra bankacılık dışı kuruluşlar tarafından faiz temelinde kredileri temsil eden finansal kağıtlar geldi ve iskonto (senet krıma) piyasası üretti. Sonra kolay para tuzağı opsiyonlar, vadeli işlemler, işlem takasları ve diğer bir sürü şey icat etti. 20.yüzyıl sonlarında, türevlerin rastgele kullanımını kompleks bir şekilde arttıran matematik biliminin finansal mühendisliği keşfedildi ki bu komplekslik alanın uzmanları tarafından dahi anlaşılır değildi. Bu anlaşılmaz dolaşımlar böylece tüm sınırları aştı ve fiktif(hayali) para arzını inanılmaz oranda arttırdı, ki bu oran tüm dünyanın toplam Gayrisafi Yurt içi Hasılasından tam on iki kat fazladır!!!

Tüm türevlerin değeri 2008’de US$ 741.1 trilyon olarak kaydedildi, fakat dünyanın tamamının toplam Gayrisafi Yurt içi Hasılası sadece 60.6 trilyondu. Bu türevlerin değeri, dünyadaki tüm ülkelerin gayrisafi üretimlerinin on iki katı demek oluyordu. 741.1 trilyon (741100, 000, 000, 000) nasıl bir büyük sayıdır? 1996’da türevlerin değeri sadece 64 trilyon iken Richard Thomson demişti ki:

‘Şu büyüklükteki sayıyı hayal edebiliyor musunuz? Siz diyebilirsiniz ki bu dolar senetlerini yan boydan boya serseniz, onlar buradan güneşe kadar altı kez uzardı veya aya kadar 25,900 kez!’

Şimdi sayının 2008’deki 741 trilyona ulaşmasını hesap edin, kaç defa dolar kağıtları kaç defa güneşe veya aya uzanırdı!!!

Hatta şimdi borç batağındaki senetler şeklinde ele alınan dolaşımdaki para, dünyanın toplam para arzının önemsiz bir bileşenidir. Geri kalanı bilgisayarlarda büyüyen rakamlardan başka bir şey değildir ve kompleks finansal pazarlıklar ile yaratılan bir balon olarak reel ekonomide hiçbir şeydir. Bu tam olarak dokuz yüzyıl önce İmam El-Gazali’nin paranın ticaretin amacı olarak alınmaması gerekir uyarısının vurguladığı şeydir. Para ticaretinin kötü sonuçlarını tartışırken şunun altını çzimişti:

‘Riba yasaklanmıştır çünkü o insanları reel ekonomik aktivitelere girişmekten alıkoyar. Bunun nedeni, kişinin, paraya sahip olduğunda spot ya da ertelenmiş dolaşım şeklinde faizle, reel ekonomik aktivitenin zorluklarını üstüne almayıp kendini rahatsız etmeden kolay yoldan daha çok para kazanmasına yol açmasıdır. Bu insanlığın gerçek çıkarına engel olmaya neden olur, çünkü insanlığın çıkarları gerçek ticaret yetenekleri, endüstri ve inşa olmadan güvence altına alınamaz.’

Öyle görülüyor ki Gazali bu yorumu yaparken bizim şu anki finansal kurulumumuzu canlandırıyordu. Bir çok modern iktisatcı da şu anki finansal sistemi neredeyse aynı açılardan eleştiriyor. 1930 yılındaki büyük ekonomik kriz boyunca, krizin ana sebebi olarak bu eleştiri bir çok iktisatçi tarafından dile getirildi.Örnek olarak Southampton Chamber of Commerce taradından oluşturulan ‘Ekonomik Kriz Komitesi’ problemin ana sebeplerini tartıştıktan sonra şunu gözlemledi; “Paranın temel işlevinin takas ve dağıtım olmasını mümkün kılmak için istenilen şey paranın bir ticaret malı gibi pazarlanmasına son verilmesidir”

Ancak bu geç farkına varış dahi bizim finansal piyasamızınn zihniyetini değiştiremedi. Geçmişten ders almak yerine fazlasıyla cezbeden bu harikulade piyasanın oyuncuları yeni karmaşıklıklar ekleyerek parasal değerin yükseltilmesini şişirdiler ta ki şimdiki kriz patlak verene kadar.Tüm bunların yaşanmasının sebebi faiz sonucunda paranın daha fazla para üretebilmek için bir aygıt olarak kullanılmasına izin veril olması ve böylece paranın temel işlevi olan takas’ı mümkün kılan rolü daha uzak kaldı.

Çok münasip olarak burada şu soru sorulabilir; ticaret ve endüstride dolaşımda olmayan paranın hareketliliğini sağlamak açısından faiz en önemli rolü oynuyor; eğer, faize izin verilmezse birikmiş paranın toplumun gelişmesine katkı sağlayan geniş çaplı iktisadi teşebbüslerin yararına kullanılması nasıl sağlanacak? Basit cevap şu; gelir elde etmeye yönelik değerlendirilen iktisadi girişimlerden elde edilen kar’dan birikim sahiplerine has hisse senetleri verilerek tasarruflar ilgi çekici hale getirilebilir.(?) Ancak bulunulan durum şu ki toplumun tasarruf ettiği paradan toplumun çok küçük bir kısmı yararlanıyor. Kendi ülkemi örnek olarak verecek olursam (Pakistan) Haziran 2008 itibariyle 24.9 milyon üzerinden 26.660 hesap sahibi (Yani; toplam hesap sahiplerinin sadece %0.1’i) toplam kredinin %69’u 1.95 tirilyon gelir elde etti. (Kaynak: Pakistan Şehir Bankası –State Bank of Pakistan)

Bu şu anlama geliyor milyonlarca insanın bankada yatan parasından elde edilen %69 oranındaki refahtan  %0.1 insan avantaj sağlıyor. Faizden elde edilen kazancın küçük bir kısmı para sahiplerine geri dönerken kalan hepsi kendi servetlerine dönüyor. Sonra, kazanç sahiplerinin parasını kullanan iktisadi müteşebbisler onlar tarafından ödenen faiz masrafının da ekli olduğu ürünün mal ediliş fiyatının arttığı nisepette ürünlerin fiyatını arttırıyor. Ve geri dönüt olarak tüm faizi fiyatlardaki yükselmeler yoluyla alacaklıdan geri talep ediyorlar.

Bu ne mantıklı ne de adalete uygun olan mesele şu ki; Kar’ın ekseriyeti, ele avuca sıgmaz bir gurup müteşebbisin güvencesi altına alınmış milyonlarca ana para sahibi’nin parasından elde ediliyor ve karı meydana getiren ana para yatırımcılarına genellikle enflasyon oranı ile eşleşmeyen karın ancak küçük bir miktarı veriliyor ve artan fiyatlar dolayısıyla bu kar onlardan tekrar talep ediliyor. Bu, dağıtım sistemini adaletsiz, istikrarsız ve sıradan insanların faiz elde etmelerine karşı yapan temel sebeplerden biri. Kar’ın bu yönü birçok modern iktisatçı tarafından bile eleştiriliyor. Örneğin; James Robertson şöyle yazdı;

Ekonomik sistemdeki faiz’in yaygın rolü paranın az olan’dan daha çok olan’a sistematik transferine sebep oluyor. Tekrarlamak gerekirse, bu fakirden zengin’e doğru kaynakların transferi kendisini sok edici bir biçimde Üçüncü Dünya Borç krizinde görünür kılmıştı. Ama evrensel olarak sürdü.Kısmi idi çünkü borç vermek için fazla parası olanlar az olanlara oranla daha fazla faiz alıyorlar; kısmi idi çünkü az parası olanlar genellikle daha fazla borç almak zorundalar; ve kısmi idi çünkü şimdi faiz geri ödemeleri’nin tutarı oluşturuyor temel bileşen tüm malların tutarında, hizmetlerinde ve gerekli mallar ve hizmetler uzaktan bir hayal gibi belirerek zenginlerin ekonomisinde daha çok. Para sistemine bu açıdan baktığımız zaman ve ne zaman ki düşünmeye başladık nasıl yeniden düzenlenir işlevlerini adaletli yeterli şekilde mümkün kılarak ve koruyarak ekonomiyi. Yirmibirinci yüzyıl için Faizsiz, enflasyonsuz para isistemi hakkında argumanlar baya güçlü olacağa benziyor.

Faiz’i eleştiren ve finansal bir sistem kurmak üzerine eleştiriler sunan ekonomistler dışında bazı diğerleri farklı alternatifler öneriyorlar. Küçük ölçekte deneyimlenen ve kasaba düzeyinde tekrarlanan ancak tamamen bankacılık kurumlarına karşı olarak tasarlanan öneriler. Interest and Inflation Free Money kitabında Margrit Keneddy bu tecrübelerin öykülerini detaylıca anlattı.1932-1933 yılları arasında küçük bir Avusturya kasabasında faizsiz model deneyimini anlatırken şöyle yazıyordu;
“Avusturya’daki 300 civarında topluluğun bu modeli uygulama noktasında ilgilenmeye başlamasıyla birlikte Avusturya Ulusal Bankası kendi tekelinin tehlikeye girdiğini gördü ve kasaba mahkemesine karşı müdahale etti.

Margrit Keneddy, 1933 yılında ABD’nin bazı bölgelerindeki bir takım iktisatçılar tarafından önerilen alternatif bir sistem’e artan ilgiyi ve otoriteler tarafından nasıl reddedildiğini de anlatır. Bu alternatiflerin tutarlı ve mesnetli noktalarına değinmeksizin, onların açıkça gösterdikleri şey faiz ve onun ürettiği paradan kurtulmak üzerine artan bir eğilimin söz konusu olduğuydu; ancak görünen o ki otoriteler tarafından dikkate alınmadılar.

İnsanların birikmiş paralarından yarar sağlamanın adil yolu birikmiş paralarından elde edilen kar’a oranla verilen hisse senetleri yoluyla ticari girişimlere katılmalarını sağlamaktan geçiyor.

Bu durumda tabii ki ticari girişim herhangi bir kayba uğrarsa kaybı da paylaşmak durumunda kalacaklar ve bu para yatıranların ilgisini çekmek hususunda bir takim pratik problemlere yol açabilecek. Ancak kayba uğramanın ihtimalleri bir takım güçlü düzenleyici önlemlerle belki tahvilleri çeşitlendirerek küçültülebilir. Eğer bir banka ya da finansal kurum tüm diğerleri sabitlenmiş orandaki faize dayanırken izolasyon stratejisini benimserse işin açığı kar paylaşımı prensibini izlemek hususunda izole edilmiş kurum için çeşitli zorluklar ortaya çıkacak. Çünkü düşük faiz oranıyla borçlanmak seçeneğine sahip güvenilir hisse senedi sahibi müteşebbisler, yatırımcı ile orantılı kar paylaşımına ikna olmak istemeyecekler. Öte yandan, az kar ihtimali barındıran girişimler, katılım fikrini aceleye getirebilir Ancak eğer tüm ekonomik sistem katılım fikrine dayanırsa ve kar’a dayalı ödünç alma hususunda hiçbir seçenek kalmazsa; müteşebbisler finansörlerinin karı ortak bir paydada paylaşmaları dışında başka seçeneğe sahip olmayacaklar. Bu, daha kapsamlı ve adil bir refah paylaşımına yol açacak ve diğer yandan finansal kurumların hızını azalttığı dönemlerde pasif borçlar toplamı zorunluluğunu azaltacak.

Bu şu anlama geliyor temel finansman teknikleri tamamen borçlara dayanan şimdiki finansman sistemi yerine hakkaniyete dayalı sistemle değiştirilmeli.

Hiç şüphesiz bu değişim bir çok pratik problemin çözülmesini gerektirir, ancak öncelikle fikir reform için bir temel olarak kabul edilirse, entelektüel tamamlayıcısı olarak karmaşık bilimlerin üretilmesine yol açacak mesela finansal mühendislik gibi ve ortaya çıkacak problemleri çözmek imkânsız olmayacak.

Eşitlik temelli sistem, borç temelli bağlantıları hiç olmayan bir sistemi önermez. Ancak bu gün olduğu gibi borç borçlar artık ekonomimizin en baskın unsuru olmayacak demek. Hala tüketim için çeşitli gereklilikler varlığını sürdürecek hane halkı, taşımacılık ve sınırlanmış alanda ticari ilişkiler gibi. Anvak tüm bu borçlar tamamen gerçek mevduatlarla desteklenecek, gerçek mal varlığı ve ticaret metası’na oranlanmayan borç batağına saplanmış para artışına imkân sağlanmayacak. Kısaca özetlemek gerekirse, kar bazlı borçlanmalara izin verilmeyecek; krediler ödemesi tehir edilmiş satışlarda ve aktüel yararlanma hakkı sağlayan kiralar kira sözleşmelerinde yasaklanacak. Bu para ve fokurdayarak zaman içinde tekrarlayarak patlayan ve çok geniş bir alanda patlayan bir bombadan daha korkunç etkiler yayan ekonomi arasındaki korkunç yanlış eşleştirmeyi ortadan kaldıracak.

4- Spekülasyon
Değinmek istediğim dördüncü nokta spekülasyonla alakalı. Bir çok şey yazıldı bunun hakkında. Bir kısmına göre bu, iyi bir iş için kötü bir isim, diğerlerine göre ise kötü bir iş için iyi bir isim. Piyasayı ne zaman bir şok sarsa,suçlamalar genellikle spekülasyona yöneltilir. Spekülatörler ekonominin huşulu akışına çomak sokmakla suçlanır. Hala spekülatif bağlantılar ticaret hayatında vazgeçilmezmişçesine canlılığını koruyor.Çünkü hala spekülasyonun kendi içinde kötü olduğu ya da bir şeyleri kötüleştirdiği hususunda net bir fikir yok. Şimdi spekülasyonu bu açıdan inceleyelim.

Oxford sözlüğüne göre spekülasyonun kelime anlamı “bütün gerçekleri bilmeden ne olacağına ya da ne olabileceğine dair düşünceler ortaya koyma eylemi” olarak tanımlanıyor.Ekonomi terminolojisinde “ticari fiyatlardaki değişimlerden çıkar sağlama amacı dolayısıyla muhtemel kazanc için önden gitme” Açıkçası, hiç kimse gelecekte ne olacağına dair kusursuz bilgiye sahip olamaz. Kişinin en fazla yapabileceği en iyi hesap metodlarını kullanarak tahmin yürütmektir. Buna bağlı olarak her yatırım ve her türlü ticari girişim spekülatif bir bileşene sahiptir. O vakit, spekülasyon tüm formları içkin olarak kötüdür denilebilir mi? Ancak ne zaman ki spekülasyon oyununu tüm egemenliğiyle oynarsa; kendisinin şeytani etkileri bir gazinoda kumar oynamaktan daha yıkıcı olur. Sonra sesler yükseltiliyor: “ulusların refahı bu vahşi hayvanı kafeslemeye bağlı”. Burada şu soru sorulmalı: kumara benzeyen sepakülasyon ile tehlikesiz spekülasyon arasına nasıl çizgi çekilecek?

Eğer spekülasyon gerçek ticari muamelelerde kullanılırsa, toplum için bir problem teşkil etmiyor. Adam Smith spekülasyon hakkında konuşurken, gerçek ticari eylemleri tasarlıyor. Spekülatörü bir çiftçi olarak tanımlayan Smith konuya şöyle açıklık getiriyor;
“Düzenli, kurulu ya da iyi bilinen bir branşı olmayan bir işte çalışırlar. Çiftçi, bu sene mısır tüccarı olur ya da gelecek sene çay tüccarı olur. Her işe, tahmin edilenin üzerinde kar elde edeceğini düşündüğü ürün üzerinden girer ve diğer tüccarların seviyesinde bir gelir elde edeceğini anladığı zamanda da bırakır”

Böyle bir spekülatif tüccar ekonomik sistem için tehlike arz etmez. İslam bile eger izin verilmemiş miktarda stoklama; İslami ictihada göre “ihtikar” yapılmamışsa, böyle bir aktiviteyi yasaklamaz ve bu ticaretin diğer kurallarına da zarar vermez. Böyle bir ticaret adamı eğer yanlış kararlar verirse şimdiki ekonomik sistemin bütününü tehlikeye atan spekülatörlerin aksine, ancak kendisi için tehlikeli olabilir. Çünkü onlar gerçek ticari muamelatın içine girmiyorlar. Onlar bir çok ilgilendikleri şey, gerçek ticaretin içini doldurmaktan uzak. Burada ticaretin gerçekte ne olduğunu açıklamamız gerekiyor;

5- Ticaretin gerekli içerikleri

Herkes tarafından anlaşılan manasına göre ticaret, bir insanın kendi sahip olduğunu başka bir insana belli bir amaç için transfer etmesi olarak tanımlanabilir. Bu tanım kendi içinde şunu ima eder; ticaret muamelatı teşebbüsünde ; transfer edici karşı tarafa transfer ettiğinin sahipliğini üstlenir.Bu tanımın mantıki sonucu şu kişi sahip olmadığı şeyi satamaz. Bu sadece mantıki bir çıkarım değil, aynı zamanda Hz. Muhammed’in hadisine dayanan İslam ictihadına göre ilahi bir emir;
 عليه وسلم :
لاتبع ما ليس عندك
Sahip olmadığın şeyi satma.

Sadece bu değil, Hz. Muhammed aynı zamanda kişilerin üzerinde kendi tasarrufları olmayan herhangi bir şeyi satmamalarını öğütlemiştir. Bu çerçevede, Hz. Muhammed (s.a.s) kişinin üzerine almadığı bir meta’yı satarak bunun üzerinden bir kar kazanmasını engelleyen geniş bir uygulama tanımlamıştır. Çünkü, fiziksel ya da yapısal olarak edinilmediği müddetçe satılan mülkün riski alıcıya geçmez; fiziksel ya da yapısal anlamda alınmadığı müddetçe alıcı mülkü üçüncü muhataba satamaz. Mesela birinin aracılığıyla ya da bir doküman ile kişiye satılan malın tüm kontrolü verilir.

Karşılıksız Satışlar;

Ancak bu günün çoğu spekülatif satışları sahiplik olmadan gerçekleştiriliyor. Karşılıksız satışlar ve boş satışlar(?) spekülatif piyasada egemenler ve bu da muamelelerinin neden gerçek ticaretle uyuşmadığına bir sebep olarak gösterilebilir.

Gerçek ticaretin ikinci yönü ise alıcının gerçekten satın aldığında kendisine iletilen mala sahip olmayı istemesi ya da satış karşılığındaki ürünü kendi tüketimi için talep etmesidir. Ancak çoğu spekülatif muamelede satılan malların ya da stokların teslimi tamamen konu dışıdır. Spekülatifler kendilerine teslim edilecek bir şeyi satın almazlar. Onlar sadece fiyatların akışıyla ilgilenirler birinden diğerine bir çok mumelata teşebbüs ettikten sonra fiyat farkını ödemek ya da karşılığını almak şeklinde sistemi ticari bir iş yapmaktan çok kumar’a yakınlaştıran eylemlerine son verirler. Banka sahibi Ernest . Cassel,’ın 7.Edward’a sunları söylediği rivayet edilir;

“Gençken insanlar beni kumarbaz olarak bilirlerdi. İşlemlerimin sahası büyüdükçe spekülatör olarak bilinmeye başladım. Şimdi banker olarak biliniyorum. Ancak tüm zamanlarda hep aynı şeyi yaptım”

Bu tip spekülasyon problem teşkil ediyor. Açıkçası, ticaret ve kumar birbirinden farklı amaçları olan farklı iki şey. Ticaret, kumarbazlıkla karıştırıldığında ya da kaynaştırıldığında yumuşak bir geçişi engelleyerek tüm sistemi bir karmaşaya çeviriyor.Eğer spekülasyon karşılıksız satışlardan, bank satışlarından ve fiyat değişikliklerine odaklı sahte muamelatlardan izole edilebilirse krizlere sebep olmaz.

Boçların Satışı

Satış eylemi, satılan mal’ın alıcıya transferi olarak tanımlandığından mantıki olarak satıcı, satılan ürünü alıcıya iletmek hususunda tüm kontrolü haiz olmalı. Satıcının teslime mütekabil olup olmadığı şüpheli ise, satılan mallar satıcının malı olsa bile, alıcıyı aldatmak manasına gelir.

Mesela A eğer bir cep telesonuna sahipse fakat onu bir yerde kaybetmişse, bu telefonu mutlaka bulacağına dair tüm umuduna rağmen telefonunu B’ye satamaz. Böyle bir ticaret telefonun belirlenen süre içinde bulunamaması halinde B’nin satıcıya müracaat etmesi imkanını satıcının kabul etmesi dahilinde mümkün olur.

Aynı prensib borçlar için de kabul edilebilirdir. A kişisi kendisine borçlu olanların ödeyeceklerine sahiptir. Borçluların A kişisine borçlarını ödeyecekleri kesin olmadığından ödemelerindeki gecikme göz ardı edilemez. Dolayısıyla A kişisinin borçlarını B kişisine satmasına izin verilmez çünkü bu, alıcıya, B kişisine transfer edilen riski içerir. Eger borç sahipleri ödemede gecikirse, borç alıcısı olan B kişisi, A kişisine ödediği tüm parayı kaybedecektir. Oysa A kişisi, B kişisi tarafından kendisine ödenen para dolayısıyla güvendedir. Bu, borç satışının İslam İçtihadınca neden yasaklandığının sebeplerinden biridir, borç satımı belli bir kar marjına imkan veren bir iskonto ile satılıyor olmasının sebebi de yasağın gerekçelerindendir.

Burada şu sorulabilir; borç alıcısı eğer borçlunun riskini almaya belli bir iskonto üzerinden razı ise bu iki tarafın da özgür iradesine bağlı olan bir muamelat olmasından ötürü izin verilmeli değil midir? Cevap şu ki; karşılıklı rıza her zaman adil bir muamelatı temin etmez. Rüşvet, mesela, çoğu olayda karşılıklı rıza üzerinden işleyen bir muamelatdır. Üstelik özgür irade başlığı altında haklı çıkartılamaz. İslam ictihadı bu prensibi tüm gücüyle mecburi kılmıştır. İslam öncelikle taraflar tekil olarak adaletsizliğe razı olsalar bile iki tarafın menfaatni de da koruma altına alır. İkinci olarak eğer bir anlaşma toplumun çıkarlarına zarar verecekse, rüşvet, tefecilik, ve faiz başlıklarında olduğu gibi; tarafların karşılıklı rızasının hiçbir değeri kalmaz. Toplum üzerinde yıkıcı etkilere neden olan  şimdiki ekonomik krizin temel sebeplerinden biri sub-prime (kredi notu iyi olmayan kişilerin birincil piyasa yerine faiz oranı diğerlerine göre daha yüksek bir imkandan ipotekli konut kredisi edinmesiyle ortaya çıkan kredi türü) borçların satışıdır. Dolayısıyla bu muameleler tarafların karşılıklı rızası çerçevesinde haklı çıkartılamaz.

6- Şeffaflık

Şeffaflık düzgün ticaretin en önemli gerekliliklerinden biridir. Tüm mantıklı legal sistemler tarafından önemi vurgulanmıştır ancak İslam hukuku bu hususta çok özenlidir. Muamelatın tarafları ne yapacaklarına dair bilgiye sahip olmalılar. Satın alan ne alacağına dair bilgiye sahip olmalı satıcı ne kadar ücret alacağına dair bilgi sahibi olmalı ve ne zaman talep edeceğini bilmelidir. Eğer paketlenmiş bir ürün sözkonusuysa ve içindekiler satın alan tarafından bilinmiyorsa, satın alan  şansına ne çıkacağına dair razı bile olsa bu geçerli bir satış değildir. Gerekli olan şeffaflığın eksik olması durumu İslam hukukunca “Gharar” şeklinde tanımlanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s) bu şekildeki muamelatları kesin bir şekilde yasaklamıştır. Buna ek olarak, diğer legal sistemlerde geçerliliği olan “Caveat emptor” (Sorumluluğu müşteriye ait) İslam hukukuna göre genellenemez.Eger satılan ürün kusurlu ise satıcı bunu alıcının önünde açmak mecburiyetindedir. Nitekim, Hz. Muhammed (s.a.s) şöyle der;

“Kim ki kusurlu bir eşyayı göstermeden bir başkasına satarsa; bu mesele Allah’ın gazabına kalır”

Finansal ticaretlerdeki bir çok muamelat şeffaf değil ve taraflarca tam olarak anlaşılabilmek için çok kompleks ve karmaşık. Sıradan insanları geçin, ekonomi uzmanları için bile bu mesele çok karmaşık. Dönemimizin ünlü iktisatçılarından ve aynı zamanda finansal pazar aktörü olarak bilinen George Soros bile böylesine aldatıcı bir karmaşıklığa bürünmüş pazarın nasıl işlediğini anlayamadığını kabul ediyor. Richard Thomson kitabından bildiriyor;

1992 yılında İngiltere Bankasını Bozguna Uğratan Adam olarak bilinen George Soros, karmaşık sermaye piyasası türev araçları problemini 1994 yılında mortgage krizi tozları arasında özetlerken: “Karmaşık sermaye piyasası türev araçlarından bir çok var, ve bunlardan bazılarının risk taşıyıp taşımadığı  anlaşılması o kadar zor ki benim de içlerinde olduğum alandaki en iyi uzmanlar tarafından bile anlaşılamıyor. Bu türev araçlarından bazıları öyle görülüyor ki tersi ihtimalde kendilerine izin verilmeyecek olan kurumsal yatırımcılaın kumar oynamasını mümkün kılmak için özellikle dizayn edilmiş.

Aynı yazar yorumlarına devam ediyor;
Birçok yatırımcın aptalca riskleri almak hususunda aç gözlü olduklarına şüphe yokken, onlara sunulan yeni finansal araçlar sayesinde nasıl risk aldıklarını anlayamadıkları da doğru. Öyle görünüyor ki bir çok yatırımcıya göre kendileri ve bankalar artık farklı diller konuşuyorlar ve taraflar daha fazla birbirlerini anlamıyorlar. Az sayıda kurum, bankalar ve müşterileri arasındaki yarığı genişletmek için karmaşık sermaye piyasası türev araçlarının bir sanatmışçasına yüceltildiği ve sorumluluğu müşteriye ait sözünün geniş bir anlam kazandığı Brankers Trust’dandaha fazlasını yapmıştır.

Finansal muamelattaki bu seviye şeffaflık günlük planda hükümsüzleşmeye sebebiyet veriyor.

Son on yıldır farklı seviyelerden iktisatçılar ve finans uzmanları alarma geçip kitap üzerine kitap yayınlayarak hissedarları sistemin olası çöküş ihtimaline binaen uyarıyorlar. Ancak finans pazarlarının bu amosferine bakılınca krizin kapıyı çaldığını anlamak için iktisatçı ya da uzman olmaya gerek yok. Benim gibi, avan tabakasından biri bile şunu gözlemleyebilir
“Tüm dünya ekonomisi gerçek ekonomi işe ilişkisi olmayan yeni borçlarla ve muamelatla günden güne şişirilen koca bir balona döndü . Bu büyük balon Pazar için yıkıcı etkiye sahip olabilir ve her an patlayabilir.”

Bu dönemde para üzerinden para ütermeye fazlasıyla istekli ve dört nala giden görünürdeki büyüme, içindeki aktörler böylesi alarmları dinlemekte oldukça isteksizken sistemde anlamlı bir değişim ihtimalini düşünmediler dahi. On yıl sonra, balon gerçekten  parladı ve finansal kurumlardan mürekkep piramid yıkıldı ve bir buçuk yıl içinde küresel refahın yaklaşık olarak %45’ini yok etti. Dünyanın tamamı şu an sonu görünmeyen korkunç bir krizin etkisinde.

7- Güncel Kriz Nasıl Meydana Geldi

Yukarda bahsedilen prensipler ışığında güncel krizin nasıl meydana geldiği ve temel sebeplerine kısa bir bakış atalım. 2007’nin başlarına kadari ABD’deki ev kredileri alımında bir artış söz konusu idi. Finans kurumları, birbirleriyle yarışan faiz oranlarıyla ev kredileri sundular ve (sub-prime) yüksek faizli kredi önerdiler. Bu kredileri yeniden finanse etmek için halk nezdinde güvenli kıldıkları faktoring kurumlarını satmak durumuna geldiler. Risk altındaki kredileri bir araya toplamak için matematiksel bir teknik icad edildi  “teminata bağlanmış borç zorunlulukları” (Orjinali “Collateralized Debt Obligations” yazıda geçtiği gibi İngilizce kısaltması kullanılacak CDO’s). Matematiksel bir sihir ile bu borç yükümlülüklerini bir araya toplamak riski büyük ölçüde yıpratıyor. Kredi notu sınıflandırmacıları kendilerinin harçlarını ödeyenlere bu matematiksel formülün AAA şeklinde değerlendirdiler.CDO formundaki menkul borçlar, dilimlendi ve tüm dünyaya ihraç edildi.

Bu yeni metodun keşfiyle birlikte CDO’lar Wall Street’i yeni düşük oranlı şirket senetlerine ait CDO’lar oluşturmak hususunda harekete geçirdi ve Pazar borçlarının yanı sıra alt gelir grubuna yönelik mortgage kredileri belirdi. Öncelikle CDO’lar ulaşılabilen borçları tükettiler, kredi ödeme gecikmeli takas (Cerdit Default Swaps –CDS) çerçevesinde sermaye piyasası türev araçları ortaya çıktı.2088 yılına gelindiğinde tüm dünyanın brüt üretimi 60 tirilyon dolar iken; ödeme gecikmeli takas pazarı 60 trilyon dolar’a kadar büyüdü. Eş zamanlı olarak, sermaye piyasası türev araçlarına ( serbest işlem, vadeli işlem, takas gibi) dair pazarın büyüklüğü 1990’ların ortalardından itibaren kuramsal miktarı 55 trilyon dolardan 600 tirilyon dolara artmıştı. Tüm bu sermaye piyasası türev araçları düzensiz olduğundan, hiç kimse kimin ne yaptığını kavrayamadı.

Ev fiyatları bu şartlarda düşünce ev kredisi mükellefleri borçlarını ödeyemediler ve haciz vadesi dolmuş borcu ödemeye yeterli olmadı. İnsanlar arasında borç bazlı mevduatların sanıldığı kadar güvenli olmadığı fikri yayıldı. Bu durum paniğe yol açtı ve tüm borç bazlı kurumlar yere yıkıldı. Panik bir kere gelip çatınca, ödünç verme durduruldu ve şirketler kayıplarla karşılaştı, ve hisse senedi fiyatları yükseklerden yere çakıldı. Stoklar ve sermaye piyasası üretim araçlarına umutlarını bağlayarak milyonlarını buna yatıran kişiler, finansal açıdan mahvoldu ve tüm ekonomik sistem krizin kontrolu altına girerek, neredeyse dünyanın %45 oranındaki refahını yok etti.

8- Sebepler ve Çareler

Krizin sebepleri üzerine düşünüldüğünde bu tip krizlerin ortaya çıkmasında dört ana faktörün etkili olduğunu anlamak çok zaman almayacaktır;

1-Parayı takasın temel bileşeni olmak işlevinden saptırarak, paranın kendisini ticari bir obje haline çevirmek ve görgüsüzce limitsiz miktarda para üzerinden para elde etmek ve tüm ekonomiyi borç üzerine borç ekleyerek balona çevirmek. 

Dünyayı bu şekilde kötü sonuçlardan korumak için paranın ticaretinin yapılması durdurulmalı. Farklı para birimlerinin değişimi elbette uluslar arası ticaret için kaçılınmaz, bir para birimi’nin satılış fiyatı diğer para birimi için bellidir, ve satıcı için kar marji değişim kur’unda kendiliğinden vardır. Bu değişim muamelatları gerçek şirketlerin sınırlar ötesi ticareti için sürdürüldüğünden bir problem teşkil etmez. Para değişimleri paranın kendisindeki spekülatif muamelata yol açtığı vakit probleme yol açar. Maalesef, pazarda yürütülen para değişimlerinin büyük çoğunluğu tamamen spekülatif. 2008 yılında Küresel uluslar arası ticaretin hacmi yaklaşık 32 trilyon Amerikan doları idi, pazarlardaki günlük para değişim miktarının 3.98 tirilyon dolar olduğu hesaba katılırsa günlük değişim miktarının 88 bilyon Amerikan doları olduğu göz önüne alınarak uluslar arası ticaret için gerekenden kat fazla olduğu görülür. Bu demek oluyor ki devletler ve uluslar arası ticaret için gerekli olan para değişimi toplam para değişim oranının sadece %2’sini teşkil ediyor, kalan %98’lik orana ait muamelat para fiyatlarındaki spekülasyondan başka bir şey değil. Paranın bu şekilde hayali kullanılışı değerlerindeki sürekli devam eden değişimin ana sebebi olmasının yanı sıra paranın mağa değeri işlevini neredeyse tamamen durduruyor.

Paranın ana işlevine dönmesi için temel gerekliliklerden biri de faizin tüm finansal işlemlerden kaldırılması. Ekonomik sistemimizde üretim eylemlerine eşit katılım için ciddi bir düşünce sarfedilmeli, borç muamelatını en  düşük seviyeye indirmek için tüm borçlar gerçek hisselere dayandırılmalı dolayısıyla gerçek ticaret muamelatından ortaya çıkmalı, satış, kira vb.

2- Semaye piyasası türev araçları finansal problemlerin temel sebeplerinden biri. Sermaye piyasası türev araçlarıyle ticaret yapan kişilerinden başında gelen Frank Patrony bile krizin ana sebeplerinden biri olarak bu araçları görüyor; gözlemledikleri şu;
“Bir çok sebep var: çılgınlık, panik, kaza. Ancak son finansal yıkım için tek bir kelime istiyorsanız tek bir o da sermaye fiyasası türev araçları olur.

3- Yukarda değindiğimiz gibi borçların satışı krizin ana sebeplerinden biri. Borç satışının yasaklanmasının ardındaki mantıksal nedene de yukarda değindik. CDO’ların kundağında yüksek miktardaki borçları toplamak, şu anki krizin ana sebeplerinden biri. Eğer borç satışlarına izin verilmiyorsa asla müsamaha gösterilebilir bir şey olmayarak karşımızda duruyor.

4- Karşılıksız ve stoklardaki boş satışlar, ticari metalar ve para birimleri spekülasyonu yıkıcı yapan ana sebeplerden.Karşııksız satışların kötü etkilerinin farkına vararak, bir çok düzenleyici otorite, karşılıksız satışın üzerine geçiçi yasak koydu. Eylül 2008’de pazardaki istenmeyen oynaklığı etkileyen faktörlerden biri olarak görülerek, Amerikan Güvenlik ve Değişim Komisyonu (SEC) tarafından 799 şirket için üç hafta boyunca bu şirketleri düzlüğe çıkarmak amacıyla, karşılıksız satışlar yasaklandı. Aynı dönemde İngiltere Finansal Hizmetler  Otoritesi (FSA) 32 şirket için karşılıksız satışı yasakladı. 22 Eylül’de karşılıksız satışların toplu yasaklanmasıyla Avustralya en korumacı önlemi aldı. Yine, 22 Eylül’de İspanya Pazar düzenleyicisi CNMV, yatırımcıları finansal kurumlardaki herhangi bir açıklık ya da şirketin hissesinin %0.25 miktarını dahi aşması halinde, bilgilendirmeye başladı. Karşılıksız satış da yasaklandı.

Ekonomiyi daha güvenl, devam ettirilebilir ve bütün bunların üzerinde tüm dünya insanlığı için eşit kılabilmek için revize etmemiz gerektiğini düşündüğümüzden; ekonomik sistemi yeniden şekkilendirmek ve yeniden düzenlemek için asil değerler ve prensinler ışığında bakış açımızı değiştirmeli ve cesaretlendirici önlemler almalıyız umuyorum ki yukarda eklediklerim bu hedefe ulaşmamızda yardımcı olur.

9- İslami Finansal Kurumlar Hakkında Birkaç Söz

Sonuç olarak son yirmi yıldır çeşitli ülkelerde bilinen İslami Finansal Kurumlar hakkında bir şeyler söylemeli.Bu kurumlar tüm aktivitelerini İslam Hukuku (şeriat) ile uyumlu bir şekilde gerçekleştireceklerini iddia ediyorlar. Birçok yazar bu kurumları işleyiş sisteminin son krizin bağlamında analiz etmeye çalışıyorlar. İnternette, “İslami Finans Kurumları ve Ekonomik Kriz” başlıklı bir arama yaptığımız vakit, bu kurumların krizden hiç etkilenmediğini ya da diğer türlüsünü ima eden bir dizi makale ile karşılaşıyoruz.
Abartıları bir kenara bırakacak olursak, krizden hiç etkilenmediklerini söylemek yanlış olmakla birlikte, muhafazakar finans kurumlarına kıyasla bir miktar daha güvende kaldıkları söylemek doğru olur. İslam hukuku, şeriat, ile olan bağlantıları sebebiyle; faiz, sermaye piyasası türev araçları, ve borç satışından uzak durdular. Borçlanma enstrümanları, gerçek malların ve değerlerin satılmasına bağlı dolayısıyla tüm satış işlemleri gerçek sermayeye dayanıyor. Bu da finansal muamelat ile gerçek ekonomi arasında bir yanlış eşleşmenin önüne geçiyor. Gazeteci  Emma Vandore, İslami Finansın ne olduğunu, ve nasıl kısmi olarak güvenli olduğunu anlatıyor;

Moody’nin Yatırım Servisinin verdiği bilgiye göre, şeriat ya da İslami Hukuka göre düzenlenen finans yıl içinde %10 ila %30 oranları arasında büyüme oranı göstererek 700 bilyon dolar mal varlığına ulaştı. Praya çevrilebilir değer ve mevduatlarını İslam dünyasından sağlıyor. İslami finans özellikle İran ve çevresi, Endonezya ve Malezya gibi Asya’nın Müslüman kısımları’nda yoğunlaştı ama kuzey Afrika ve Avrupa’ya da sıçradı.

İslami finans üzerine ekonomik krizin etkileri hakkında şunları söyledi;

Moody’nin Kasım raporu gösteriyor ki İslami bankalar görece kendini en çabuk toplayanlardan. Hiçbir İslami finans kurumu Bernard Madoff’un 50 bilyon dolatlık Ponzi utancını onaylamıyor. Franko-Arap Ticaret Ortaklı genel sekreteri Saleh Al Tayar “ Eğer küresel bankacılık pratikleri İslami temellere dayanıyor olsa şu an yaşadığımız gibi bir krizi görmemize imkan yok”

İslami finans kurumlar riski ve ödülü paylaşma temelinde etik olmayan muamelatı engellemeye yönelik felsefe üzerinde çalışıyor. Faiz ödemeleri, karşılıksız satış, yüksek risk içerek kontratlar da yasaklanmış durumda. Batı finansını birçok dert içine sürükleyen teminata bağlanmış borç zorunlulukları, (CDO) kredi ödeme gecikmeli takas (CDS) alt gelir grubu mortgage’lar, gibi çeşitli araçları İslami prensipler kendiliğinden dışarıda bırakıyor.

Müslüman bilim adamları, krediden sigortaya varıncaya değin, bir çok İslami olmayan finansal araçların sır dolu kurallarına hâkim. “Sukuks” (şeriat mahkemelerinde verilen ilamlar) senetle aynı anlama geliyor, ancak borç satmak yerine, hisse senedi çıkaran şirket, alıcının kiralamasına izin verilen gerçek mal varlığının bir kısmını satışa çıkarıyor. Norton Rose’daki İslami Finansın başkanı ve İngiliz hükümeti danışmanı olan Neil Miller; “İslami finans son on ya da daha çok zamandır görülmeyen  iyi bir bankacılık davranışı gösteriyor.” “İslami bankacılık denildiği zaman, müşterilerimize yakın oluyoruz, sadece mantıki muamelatı yürütüyoruz, aktif mal varlığını gördüğümüz zaman, anlamaya çalışıyor; bunun nereye gidip işe ne kadar bakabileceğine düşünüp finansal bir gemi ya da uzay aracı olup olmadığına dair akıl yürütüyoruz. Bankacılığın rehberlik etmek olduğuna inanıyoruz.”

Ancak bu kurumların bu fırtınadan hiç etkilenmediğini söylemek abartı olur. Sebep iki açıya sahip. Birincisi; ekonomik krizin tüm ekonomiyi sarıp sarmaladığı bir gerçek; bundan sorumlu olsunlar ya da olmasınlar toplumun tüm katmanlarını etkiliyor. İslami kurumlar bunun için bir istisna teşkil etmiyor. İkinci olarak bu kurumlar emekleme dönemindeler, klasik finans kurumlarının egemenliğinin hakim olduğu bir atmosferde çalışmaya uğraşıyorlar. Bu da İslami kurumların riske de kar’a ortaklık idealini benimseyen katılımı temel alan eğilimi üzerinde çeşitli sınırlandırmalara yol açıyor. Borç ve yükümlülükler her ne kadar risk ve kar paylaşımına dayalı olsa da; katılımcılık yerine, ticaretle alakalı borçlara dayanıyor, vadeli satış ya da kiralama gibi. Klasik finans kurumlarıyla rekabet edebilmek için daha az tercih edilen araçlara ve çok klasik ölçütlere başvuruyorlar. Ve hepsi aktif mal varlığına dayanan borçlar üzerinden işlem yapsa da hepsinin Şeriat’a tam uyumluluk gösterebildiğinden bahsetmek zor.

Son tutum aralarındaki uyumun seviyesini düşürmeye katkı sağladı: bir kısmı klasik ekonomi tarafından ortaya konulan her ürünü taklit etme isteğine kapıldı; böyle olunca da sermaye piyasası türev araçlarına yönelik olan ihtiyaç, İslami sermay piyasası türev araçları şeklinde etiketlendi. Eğer bu değişim durdurulmazda, tüm ayrıcalıklarını kaybedecekler.

Toparlamak gerekirse, İslami ya da klasik finans olsun, hepsi insanlığın çıkarını önceleyen sabit prensiblere göre değişmeye  ve bizi bu günkü gibi felaketlere sürükleyen pratiklerden uzak durmaya acil ihtiyaç duyuyor. Dünya Ekonomi Forumun oturum başkanının sözleriyle bitirelim;

“Bu gün,bize tek bir şans tanıyan bir uç noktaya ulaşmış durumdayız: devam edegelen düşüş ve umutsuzluğu değiştirmek ya da yüzleşmek.”

وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين والصلوة والسلام على سيدنا محمد خاتم النبيين وعلى آله وأصحابه أجمعين وعلى كل من تبعهم باحسان الى يوم الدين.

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında

Lahika yerine bir hatırlatma
Evvel ahir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-ı dem ve ihtiyattır

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 

Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net