Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Tarih & Kültür

Modern Sanatın İnsanlıktan Kopması
İtalyan tenor Luciano Pavarotti talebelerine diyordu ki “Şarkı terbiyeli bir çığlıktır”. ...

İtalyan tenor Luciano Pavarotti talebelerine diyordu ki “Şarkı terbiyeli bir çığlıktır”. Gerçekten de İtalyan aryalarında, halk şarkılarında öne çıkan bir veçhe bu; kibiri yok; yoktan var etme, yaratma iddiasında değil şarkıcı. Varlığı şarkıdan evvel başlamış olan hissiyatın, meselâ sevincin ya da ızdırabın dışa vuran sesi “terbiye” edilmiş. Sesin cilalanması, çığlıktan şarkıya dönüşmesi işitiliyor. Alman ya da Fransız operaları ise çoğu kez fazlasıyla sentetik, hatta matematik bir müzik inşaatı gibi. Sıvasız tuğlalar, simetrik beton kolonlar göz (veya kulak) zevkini bozuyor. Teknik kusursuzluğu arayan opera bestecilerin herşeyi berbat ettiklerini, buz gibi müzikler yaptıklarını düşünmeden edemiyor insan. İndî bir yargı olacak ama… Mozart bile hiç bir eseriyle insanı bir Monteverdi gibi kendinden soyup uzaklara götürmez. Meselâ Mozart’ın ömrünün sonunda yazdığı (ve bitiremediği) Requiem’deki ölüm aslında yaşamsal bir ölümdür. Ölüm’ün nihaî huzurunu değil geride kalanların ben ne yapacağım şimdi?” endişesini duyarsınız daha çok. Requiem ölüm değil buram buram yaşam kokar, benlik kokar. Mozart’ın müziği çoğu kez vitrayla kaplı bir pencere gibidir; güzeldir ama aslî görevini yerine getiremez, dışarıyı göremezsiniz! Avusturyalı Franz Schubert’in ölmeden önce bestelediği müziklerde de benzeri bir nihilizm kokusu var. Meselâ Der Leiermann siması “öbür dünyaya” dönük ve aşkın bir ölümü değil nefsi korkutan biyolojik ölümü düşündürür insana. Kaçınılmaz bir yokluk hissi vardır ama yeni bir aleme geçiş yoktur.

Oysa Monteverdi’nin Sì dolce è ‘l tormento’sunu kulaklarınızla değil ruhunuzla dinler ve dinlenirsiniz. Zira nefsiniz değildir şarkıcının muhatabı. 

Pencereden bakmak pencereye bakmaktan eftaldir

Jean-Jacques Rousseau 1781’de yazdığı “Ezgi ve müziksel taklid” konulu denemesinde teknik / objektif / bilimsel müzik yapmanın zayıflığına dikkat çekiyor. Hatta daha da ileri giderek ünlü besteci ve müzik teorisyeni Jean-Philippe Rameau’nun sayılara, ölçülere dayalı rasyonalist müzik tezine hücum ediyor.   (fr. Essai sur l’origine des langues où il est parlé de la mélodie et de l’imitation musicale) Fakat bu meseleyi Rousseau’dan daha güzel anlatan bir başka filozof var; José Ortega y Gasset . 1925’te yayınlanan Sanatın insanlıktan kopması (İsp. La deshumanización del arte) isimli denemesinde objektif / teknik / bilimsel sanatın nefsi tahrik edeceğini, insanı dünyaya bağlayacağını net bir şekilde anlatmış:

 “… Modern sanatın en çok uzak durduğu şey İnsan’da en çok insanî olan şey. Bunu şiirde ve müzikte çok net görüyoruz. Beethoven’dan Wagner’e sanatçılar devasa müzikler bina ediyor ve içini özgeçmişleriyle dolduruyorlardı. Sanat aşağı yukarı bir günah çıkarma seansı gibiydi. Nietzsche’nin dediği gibi ‘Müzikte tutkular kendi kendini tatmin ederler’.

Wagner [sponsorunun karısı olan] Bayan Wesendonk ile kurduğu gayrımeşru ilişkiyi Tristan’a enjekte etmiştir. Eğer bu eserden zevk almak istiyorsanız bir kaç saatliğine kendinizi zina yapmış gibi hissetmelisiniz. Bu müzik bize hüzün verir. Kâm almak için kederlenmek  ve kasıla kasıla ağlamak icab eder. Beethoven’dan Wagner’e müzik melodramdır. [...] Bu demektir ki sanatçı her insanda bulunan ve çok iyi bilinen bir zayıflığı suistimal ediyor: Izdırap ve sevinçlerin empati yoluyla bir insandan diğerine sirayet etmesi. Bu duygusal yayılmanın manevî hislerle alakası yok. Bir bıçağın cama sürtünce çıkardığı sesin verdiği rahatsızlık gibi. Otomatik olarak gerçekleşen bir etki-tepki. Gıdıklamaktan kaynaklanan gülmeyi mizah ile karıştırmayalım.[...]

Sanat psişik bir bulaşmadan ibaret olamaz. Çünkü bu şuursuz bir etkilenmedir. Oysa sanat herşeyden önce net olmalıdır. Sanat zekânın doruk noktasıdır. Gülmeler, ağlamalar estetik birer hiledir. Güzel’in etkisi melankolinin veya gülümsemenin ötesine geçemez …”

Güzel’i anlatmak yerine kendi benliğini güzel anlatmak

José Ortega y Gasset haklı. “Bakın ben neler çektim, ben ne kadar dertliyim, ben mutlu olmak istiyorum” diyen bir sanat kamil sanat olamaz. Ben merkezli sanat başkalarının dertlerini, sevinçlerini empati yoluyla bize bulaştırır. Nefsi tahrik etmekten öteye geçmeyen bu sanat ancak bir estetizasyondur. Estetizasyon bir şeyi güzel anlatmaktır, Güzel’i anlatmak değildir. Anlatılan aşk hikâyesi olabilir, savaş, cinayet veya bir tecavüz olabilir. Çirkin bir olay sanat yoluyla çok güzel anlatılabilir. Ama böyle bir eser insanda güzel duygular uyandırmaz. Çok güzel çekilmiş propaganda filmleriyle milyonlarca insanı savaşa ikna edebilirsiniz, ırklar arası nefreti körükleyebilirsiniz. Bu adeta “güzel” bir silah gibidir, beklentilere cevap verir ama ahlâken çirkindir. Polisiye filmlerle cinayeti güzel anlatırsınız, aksiyon filmlerinde şiddeti, pornoda insan etini, tensel hazları estetize edersiniz.

Oysa kâmil sanat Güzel’i anlatır; güzel ahlâka bir davetiyedir. Çünkü Güzel’in aynasında insan kendi ruhunun güzelliğini görür. Kâmil sanat insana insanlığını yaşatır. “Aşkın / trans” diyebileceğimiz sanat eserleri  manevî hisleri uyandıran müzikler ve görsellerdir.

Kaynak: derindüsünce.org

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net