Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Röportaj

Osman Tunç - Röportaj
"Muhafazakar demokrasi", neo-islamcı politikacıların ortaya attığı arabulucu yeni bir kavramdır. ...

Osman Tunç Kimdir?

                 Gazeteci-yazar. 1952 Siverek / Şanlıurfa doğumlu.

İlk ve orta öğrenimini Siverek’te tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.

(1979) Kurduğu Piran Yayınevini yönetti.

       1978-1981) Aynı yıllarda Milli Gazete’de yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

Avukatlık stajını tamamlayarak 1982’de gittiği Suudi Arabistan’da Ümmü’l-Kura Ünversitesi Dâvâ ve Usulü’d-din Fakültesinden mezun oldu.

(1989) Makale ve yazıları çeşitli İslami dergilerde ve gazetelerde yayınlandı.

Zehra: İslamcılık, tarihi seyir içinde nasıl bir arayışın temsilcisi olmaya çalıştı ve topluma ne söylemek istedi?

Tunç: İslamcılık modern zamanların kavramıdır ve içerik olarak ideolojiktir. 19. yüzyılda ortaya çıkan bir akımı temsil eder. İslam dünyasının Batının teknolojik üstünlüğü karşısında üst üste uğradığı yenilgilerden sonra yeni bir duruş veya çıkış yolunun arayışı olarak da tanımlanabilir. İslam dünyasının temsilcisi konumundaki Osmanlı entelijansyasının çıkış yolları arasında tartıştığı üç tarz-ı siyasetten (İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük) biridir İslamcılık.

İslamcılık tartışmalarını başlatanlar arasında ortak payda; İslam dünyasını içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak, İslam’ı modern kalıplar içinde hayata yeniden hakim kılmaktır. Modernizmin ve Batının teknolojik üstünlüğü karşısında İslam’ın kendi öz dinamiklerini yeni bir yoruma tabi tutarak zamanın ruhuna uygun biçimde hayata katmaktır.

İslamcı akımın temsilcilerinin önemli bir kısmı bu açıdan eklektik düşünceye sahiptirler yani seçmecidirler. Batının maddi ilerleme yolunda kullandığı araç ve argümanları almakta bir beis görmezler. Bunlara göre Batının manevi cephesini teşkil eden ahlaki yapısı dışında kalan teknolojik tüm araç ve argümanları alınmalıdır.

19. yüzyılın son çeyreğinde Müslümanların devlet ve iktidarı yeniden yorumlama ihtiyacını hissetmeleri tamamen kendi dışlarında  cereyan eden yeni bir takım gelişmeler karşısında  bir tavır alma ve duruş belirtme kaygısından kaynaklanmaktaydı.

Günümüzde tartışılan İslamcılık veya siyasal İslamın ortaya çıkışı  aslında modern zamanlara rastlar. Aydınlanma ile birlikte din ve dünya iki ayrı alan halinde belirlenip yeni bir tanımlama çerçevesi çizilince söz konusu ikilemin doğurduğu sonuçlar kısa zamanda yeni kurumlaşmalara yol açtı. Devlet denen organizma yeni baştan dizayn edildi. Fransız ihtilalinden sonra ulus devlet laik bir düzlem üzerine oturtuldu ve  bütün dünyaya bir model olarak dayatıldı.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra İslam coğrafyasında Batı  emperyalizmine ve sömürgeciliğine karşı yeni bir tavır geliştirme ihtiyacı doğdu. Osmanlı İmparatorluğunun çözülüp dağılmasından sonra   ulus devlet temelinde atomize edilen İslam dünyası yeniden toparlanma yollarını aramaya koyuldu. Müslümanlar elbetteki ulus devlet dayatmasına razı olamazlardı. Modern ulus devlete karşı yeni bir İslami devlet alternatifi geliştirme ihtiyacını hisseden Müslüman düşünürler Kur’an ve Hadisten bu yeni alternatif devletin argümanlarını çıkarmayı denediler.  İşte günümüz deyimiyle  adına siyasi İslam yahut İslamcılık denilen düşünce akımı böyle bir ihtiyacın çocuğudur.

Zehra: İslamcılığın siyasal felsefesi modern devlet teorilerine bağımlı mı gelişti demek istiyorsunuz?

Tunç: Batının dayattığı ulus devlet modeline karşı gelinirken ve Avrupa’yı taklit etme reddedilirken alternatif İslam devlet modeli düşüncesi tam anlamıyla bağımsız bir  düşünce sayılmazdı aslında. Devlet tezi ile ortaya çıkmış olması zaten onu daha baştan mahkum etmekteydi.

Zehra: Bu teori nasıl bir tarihsel deneyim ortaya çıkardı? İslam dünyası islamcılığı tüketti mi?

Tunç: İslamcılığın “siyasal İslam” söylemi İslam dünyasında İhvan-ı Müslim’in aracılığıyla büyük dalgalanmalar meydana getirdi. Her şeyden önce Batı sömürgeciliğine karşı bir saf oluşturmaya çalışan bu düşünce özellikle Arap ulusçuluğunun başarısızlıkla sonuçlanmasıyla önemli mesafeler kat etti.

İhvan’ın Hasan el-Benna’dan sonraki ikinci yenileyicisi (Müceddidi) sayılan Seyyid Kutup Mısır’da, Cemaat-i İslami lideri Mevdudi ise Hint yarımadasında bu yüzyılın ilk yarısında İslam devleti ve kurumları üzerinde sıkça vurguda bulundular. Öyle ki, devlet zorunluluğu Sünni gelenekte usul-u dinden sayılmadığı halde bir çok kimse bunu böyle bildi.

19. yüzyılın sonlarında İslam dünyası Batı karşısında askeri alanda hezimete uğrayınca ve ardı sıra kültür emperyalizmine de maruz kalınca İslamcı bir kısım alim, aydın ve liderler buna karşı ancak siyasal alanda mücadele verilebileceğini ve bunun için de behemehal iktidarın ele geçirilmesi gerektiği üzerinde durdular. Mısır’da İhvan-ı Müslim’in ile Pakistan’da Cemaat-ı İslami’nın başlatmış olduğu hareketler İslami radikalizmin uç noktalarını oluşturdu. Böylece Batı kültür emperyalizme karşı alternatif bir hareket olarak başlayan siyasal İslam’ın hedefinde artık devlet ve iktidar vardı. İhvan’ın ikinci kuşağı sayılan Seyyid Kutup ve arkadaşları bu yolu Cemal Abdünnasır’ın başını çektiği Hür Subaylar hareketi ile işbirliğine girerek denedi. Ne var ki söz konusu teşebbüs olumlu bir sonuç vermedi. Krallık yönetiminin yıkılmasında İhvan’ı kullanan Nasır’ın devleti İslamlaştırma gibi bir niyeti yoktu zaten. İhvan, bu deneyiminden sonra da cihad yoluyla politik düzeni İslamlaştırma metodunu denemeyi bir müddet daha sürdürecekti. Tüm İslam dünyasında büyük yankılar uyandıran İran İslam devrimi  politik İslam’ın yeniden canlanmasında yeni dalgalanmalara yol açtı ise de bu da kısa ömürlü oldu. Çünkü devrim çok geçmeden evrensel boyutunu yitirdi ve maalesef yerelleşerek millileşti.

İslamcılık yüzyıla yakın bir dönem içerisinde edindikleri bunca deneyimlerden sonra artık siyasetin parlak, cazibeli ve şaşaalı geniş dairesi içerisinde kendini tüketmek yerine, dine ve İslam’a hadim olabilecek meşru bir siyasetin yapılabilmesi için gerekli olan alt yapının hazırlığına, sağlam ve muhkem bir zeminin oluşturulmasına hizmet etmelidir. Evet İslam dünyasında siyasetin emrindeki İslamcılık iflas etmiştir denilebilir. Dolayısıyla İslami değerleri siyasetin argümanı yapmaktan hazer ederek İslamın hadimi olacak yeni bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır. Çünkü İslam yücedir, hiçbir şeye alet edilemez.

Zehra: Türkiye islamcılığı kendini hangi tarihsel köklere dayandırmaktadır?

Tunç:Türkiye İslamcılığının köklerini İkinci Meşrutiyet döneminde aramak gerekir. Çünkü bir imparatorluk bakiyesi olarak Cumhuriyetin devraldığı mirasın içinde İslamcı geleneğin zayıflamış olmakla birlikte mündemiç olduğunu söyleyebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, Cumhuriyet dönemi İslamcı söylemin daha çok Meşrutiyet döneminde, özellikle Mehmet Akif’te görülen milliyetçilikle İslamcılığı telif etme geleneğine daha yakın durduğunu söyleyebiliriz. Aynı temayülü Cumhuriyet dönemi şairlerinden Necip Fazıl Kısakürek’te bariz şekilde görebiliriz. Cumhuriyet dönemi Müslüman kuşağın kültür ve edebiyatta olduğu kadar siyasi yapılanmada da aynı çizgiyi takip ettiklerini söylemek mümkün. Meşrutiyet dönemi İslamcılığında görülen Batı’nın teknolojisine duyulan hayranlık, İslami düşünce dünyasının entelektüel birikimini temsil edebilecek ulema ve aydınlardan yoksun olmak cumhuriyet dönemi Müslüman politikalarının da ortak niteliğidir. Ne yazık ki cumhuriyet Türkiye’sinde İslam düşünce dünyasının talihsizliği daha bir fazladır.

Zehra: Bediüzzaman Said Nursi tüm bu islamcılık tartışmalarının neresinde durmaktadır?

Tunç:Bedüzzzaman Said Nursi, Henüz 15 – 16 yaşlarında bir delikanlı iken dönemin önde gelen İslamcılarından Cemaleddin Afgani’nin bir öğrencisiyle Mardin yıllarında karşılaşır ve ondan siyasetle ilgili bilgiler edinir. Aynı yıllarda yeni Osmanlıların önemli isimlerinden Namık Kemal’in hürriyet düşüncesini alegorik bir anlatımla ele aldığı “Rüya”sıyla uyanır. 1907 yılında İstanbul’a giden Bediüzzaman Said Nursi, istibdada karşı ateşli bir hürriyet savunucusu olarak görülür. İkinci Meşrutiyetle birlikte Osmanlı ulema ve aydınları arasında tartışılan üç tarz-ı siyaset (İslamcılık, batıcılık, Türkçülük) ten biri olan İslamcılığın savunucuları arasında yer alır. Osmanlıyı içinde bulunduğu badireden kurtaracak olan İslamcı reçetenin içeriği telifçi ve eklektik bir öze sahiptir. O da, aydınlanmanın kavramlarını tümüyle reddetmez. Onun bu konudaki prensibi ”saf ve duru olanı almak, bulanık olanı ise bırakmaktır.” Bir taraftan asr-ı saadete vurgu yaparak geleneğe bağlılığını dile getiren Said Nursi öte yandan vahiy ile bilimsel olanın çelişmediğini kanıtlamaya çalışmasıyla dikkat çeker.

Aydınlanmanın vurguladığı bir kısım kavramları çağdaş İslamcılarla birlikte aynı şekilde kullanır; terakki, akıl, kanun, hukuk, hürriyet, eşitlik, anayasa, meclis vs. Bunun mukabilinde İslami bir referansla şura, meşveret, vahiy, hadis, marifet, hakikat, kalp, ruh, vicdan gibi manevi değerleri ifade eden kavramları da zikretmek suretiyle akıl ile nakil arasında çelişkiye yer bırakmayacak bir dengenin öteden beri aslında var olduğunu kanıtlamaya çalışır.

Nursi, İslamcıların ikinci aşamada siyasi bir kavram olarak kullandıkları ittihad-ı islam kavramı üzerinde ısrarla durur. Meşrutiyet döneminde giderek ayrışmaya doğru evrilen Osmanlı bünyesindeki kavimleri bir arada tutmanın siyasi reçetesi olarak nitelenebilecek İslam birliği kavramının ideolojik olarak kullanılmasından imtina eder. İttihad-i Muhammedi Cemiyetinin yayın organı Volkan’da ittihad-i İslam‘dan neyin anlaşılması gerektiğini özlü bir şekilde dile getirir.

Zehra: AK Parti’nin ideolojik yaklaşımını ifade eden “muhafazakar demokrasi” kavramı neyi anlatmaktadır?

Tunç:Demokrasinin, salt bir yönetim biçimi mi yoksa daha geniş bir anlamda yaşam biçiminin çerçevesini de belirleyen bir kavram mı olduğu konusunda fikir birliğine varılmamıştır. İşte bu noktadan hareketle muhafazakar demokrasi, İslamcı kadrolardan gelen günümüz neo-islamcı politikacıların ortaya attığı arabulucu yeni bir kavram olarak yorumlanabilir. Bu durumda muhafazakar demokrasiyi benimseyenlere de muhafazakar ve dindar demokratlar denilebilecektir her halde. Tıpkı Batı dünyasında laik ve seküler demokratlara mukabil Hıristiyan demokratlar olduğu gibi.

Zehra: Kıymetli değerlendirmelerinizi bizler aracılığıyla kamuoyuyla paylaştığınız için teşekkür ederiz sayın hocam.

Tunç: Ben teşekkür ederim.

Yorumlar

ali çiçek - 11-12-2013 - 22:12:33
soru
İSLAMCILIK YA DA SİYASAL İSLAMCILARIN DEVLET ARGUMANI İLE İLGİLİ KONUŞURKEN ŞU CÜMLE İLGİLİMİ ÇEKTİ: "Batının dayattığı ulus devlet modeline karşı gelinirken ve Avrupa’yı taklit etme reddedilirken alternatif İslam devlet modeli düşüncesi tam anlamıyla bağımsız bir düşünce sayılmazdı aslında. Devlet tezi ile ortaya çıkmış olması zaten onu daha baştan mahkum etmekteydi." SON CÜMLE...DEVLET TEZİ İLE ORTAYA ÇIKMIŞ OLMAK tam oalrak ne demek. yani yanlış anlamak istemiyorum bu tezi...röportajda konuşmacı DEVLET TEZİ ile ortaya çıkmamayı mı vırguluyor
sinan okur - 23-07-2013 - 00:46:00
bediüzzaman ve islamcılık
ali bulaç bir kitabında bediüzzamanı modernist islamcılarla aynı safta sayar ve teknolojiyi al ahlakı alma cılar katagorisinde değerlendirerek dolaylı yolla eleştirmektedir.delili ise teknolojinin ahlaktan bağımsız olmayacağıdır.siz buna nasıl yaklaşıyorsunuz osman bey
Sizde yorum yazmak için tıklayınız.

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net