Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Röportaj

Şehid İzzeddin Yıldırım'ın Mart 1990'da Girişim Dergisine Verdiği Röportaj
“Risale-i Nur, manasız bir kültür hareketi değil, köklü bir inkılab hareketidir.” ...

“Risale-i Nur, manasız bir kültür hareketi değil, köklü bir inkılab hareketidir.”

İzzeddin Yıldırım

Girişim Dergisi:

"Med- Zehra’dan İzzeddin Yıldırım Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi’nin hareketiyle ilgili sorularımızı cevapladı."

 

Girişim: Risale-i Nur hareketinin amacı neydi? Bir tepki hareketi miydi? Bir kültürel hareket miydi? Ne yapmak istiyordu Bediüzzaman? Bediüzzaman hareketini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Risale-i Nur hareketini tam anlayabilmek ancak onu etraflıca okumak ve onun müellifinin hayat safhalarını ve bu safhalarda karşılaştığı hadiseleri ve bu hadiseler karşısında sergilediği tavırları gözden geçirmekle mümkün olur kanaatindeyim.

Müellifin bulunduğu çağda dünyanın emperyalist güçleri İslam düşmanlığında hemfikir olarak İslam coğrafyasını gerek askeri gerek kültürel yollardan zulüm ve sömürü ile inletiyorlardı. Halkların kurtuluş ümidi olan İslam ise bin yıldan beri dahildeki (cahil dostların) ve hariçtekiler (akıllı düşmanlar) ın hücumlarıyla paslanmış ve lekedar edilmiş ve bir atalar dini haline getirilmişti. Böyle bir dönemde Bediüzzaman Van’da iken bir gazete haberinden İngiliz Sömürge Bakanı’nın avam kamarası üyelerine hitaben eline Kur’an’ı alarak “Bu Kur’an-ı Müslümanların elinden almadıkça veya onları bu Kur’an’dan soğutmadıkça onlara tam hakim olamayız” dediğini okur. Ve “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez ilahi ve ezeli bir kelamullah olduğunu isbat edeceğim” diyerek İstanbul’a gelir. Burada bazı gazetelerde makaleler yazar ve mitinglerde müessir nutuklar irad eder. Bu dönem Abdülhamid’in istibdat dönemidir.

İleride de görüleceği gibi Bediüzzaman geçirdiği üç siyasi devrede de (istibdad, meşrutiyet, cumhuriyet) metodunun kılıfını değiştirse de aslını ve iskeletini değiştirmemiştir. Onun meşrutiyet döneminde Risale-i Nur’a bir çekirdek niteliğinde olan Muhakemat, İşarat-ül İcaz ve Mesnevi-i Nuriye’yi yazması bunun en güzel örneğidir.

Cumhuriyetten önce devletin dini, din-i İslam iken “bütün kuvvetiyle siyaseti dine alet” (1) etmeye çalışan, Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’da İngilizlere karşı neşrettiği Hutuvat-ı Sitte adlı eserinden dolayı takdire şayan görülüp Ankara’ya çağrılan, Mecliste veridiği nutukla “namaz kılanların sayısına altmış mebusun daha eklenmesine vesile olan(2) birçok milletvekilini etkileyen ve korkutan bir kişiye “Paşa! Paşa! İslamiyet’te imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merdudtur” (3) diyen bir kişi sanırım bu ilim, yüreklilik, etkinlik ve cesaretle en azından mecliste kalsa İslam aleyhinde alınabilecek bir çok önemli kararları engelleyebileceği, doğudaki tanınmışlık ve etkinliği ile merhum Şeyh Said gibi ve hatta daha büyük bir kıyam yapabileceği halde neden Risale-i Nur gibi bir metodu, bir fikri savaşı tercih etmiştir?

Bu soruların cevabını sağlıklı bir şekilde verebilmek için Risale-i Nur’un yazılmaya başlandığı zamanki siyasi ve kültürel atmosferi, yeni kurulan rejimin temellerini ve amaçlarını incelemek gerekir.

Yeni rejimle birlikte Osmanlı’nın son dönemindeki ekonomik denge kesinlikle değişmemişti. Çünkü o dönemde, ekonomik güç olan toprak için köklü bir reform yapılmadı. Bunun nedeni, bazı Cumhuriyet fikir adamlarının da işaret ettikleri gibi; yeni rejimin çağdaşlaşmak, batılılaşmak ile (halkı temsil eden parlamenter sistemin amaçları arasındaki çelişki idi). Çünkü halkı temsil edebilecek kişiler Anadolu’da muhafazakâr denilen, hocalar, şeyhler ve büyük toprak sahipleri idiler ki, bunların batılılaşma konusundaki fikirleri zaten belli idi. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için tek parti döneminde seçim sistemleri ve köklütoprak reformları yapılmayarak ekonomik güç sahiplerine dokunulmaması, buna karşılık onların da merkezde yapılan reformlara karışmamaları, muhalif çıkan hoca ve şeyhlerin sert tepkiyle veya bazı vaadler ile sindirilmesi açıktır.

 Yeni rejimle birlikte Hilafetin kaldırılması, Şer’iye ve Evkaf vekaletinin kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, İslam harfleri yerine Latin harflerinin kabulü, toplumla İslamı bağlayan bağları hızlı bir şekilde çözmüştür. Halkın temel değerlerini etkileyen İslam, Türkiye’deki batıdan farlı Laiklik (dinin devlet kontrolünde olması) ile bir araç olarak kullanıldı. Din adına yazılan kitaplar, kurulan okullar ve yetiştirilmek istenilen din adamları ile devletin istediği şekilde kullanabileceği din anlatılıyordu. (12 Eylül müdahalesini yapanların Atatürkçü Laikliğin sarsılmaz savunucuları oldukları halde Din Kültürü Dersini okullardan kaldırmak yerine zorunlu hale getirmeleri ve bu eğitimlerin içeriği her şeyi apaçık anlatmaya yeter de artar bile.)

Peki, T.C devletinin, iktidar gücü kullanarak yaptıklarına Bediüzzaman niçin iktidar gücüyle uğraşarak cevap vermemişti? Demek istediğim, asıl mesele bir devlet kurma ve devlet gücü müydü? Aslına bakarsanız Cumhuriyet Türkiye’sinde yapılan reformlar Rönesans’tan bu yana fen, teknoloji, düşünce olarak gelişen batının İslam alemine girmiş ve yansımış etkisinin yüzeye vurmasıydı. Osmanlı’nın son dönemlerinde bütn büyük batı filozoflarının kitapları tercüme edilmiş, batıya öğrenciler gönderilmiş, medrese ve mekteb olarak eğitim ayrılmış, teknik okullara dışarıdan hocalar getirilmiş ve anayasal hareketler, meşrutiyet, milliyetçilik, Türkçe’ nin sadeleştirilmesi tartışılmaya başlanmıştır. M. Kemal ve yandaşları birçok hazır programları bulabilmiş, mecliste birçok aydın, yenilikleri kolayca kabul etmişti. Hatta birçok Cumhuriyet tarihçelerinin ve Bediüzzaman’ın de belirttiği gibi (4) CHP İttihat ve Terakki’nin, DP ise Ahrar fırkasının devamı idi. Bu gerçekler altında yeni rejimin devlet yapısı için siyasi ve kültürel ortam hazırdı diyebiliriz. Yine bu gerçeği Bediüzzaman “ Osmanlı, Avrupa ile hamiledir. O da onu doğuracak” (5) diye işaret etmişti.

Kısaca şunu demek istiyorum. İki seçenek vardır. Ya devlet belli bir aşamanın sonucudur. Yani belli bir ortam ve koşullar oluşturulduktan, belli bir İslami kitle yetiştirildikten sonra devlet aşaması gelir. Ya da devlet kurulur ve araçları ile bu kitle oluşturulur. İslam tarihi ve diğer tarihlerde genelde bunun birinci seçeneğini görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.v) Mekke’de bu kitleyi, çekirdek toplumu, İslam ahkâmının uygulanabileceği ortamı sağlamış ve Medine’de devletini kurmuştur. (Yalnız şunu belirtelim ki gerçek mü’min İslam’ın her alanda hakim olması ile ortaya çıkar) “Cenab-ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir.” (6) Bu hedefin tahakkuku için çalışanların Bediüzzaman’ın ifadesiyle üç büyük vazifesi olacaktır.

Birincisi: “Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikatla meşguliyet iktiza eder.”* İman

 

İkincisi: Hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) unvanı ile şeâir-i İslâmiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslâm’ın vahdetini, nokta-i istinad edip beşeriyeti maddî ve mânevî tehlikelerden ve gazab-ı İlâhiden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.” * Şeriat

 

Üçüncüsü: “İnkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tâtile uğramasıyla, o zât, bütün ehl-i imanın mânevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.”(7) * Hayat

Birinci vazife incelendiğinde bahsedilen bir kitleyi ve zemini oluşturmak amaç olarak görülebilirken diğer iki fonksiyon bu kitlenin oluşturduğu zeminde yapacağı vazifeler olarak görülmektedir.O zaman şöyle bir sonuca varabiliriz ki: Yeni rejimin kurulduğu sırada bir İslam devleti kurulmuş olsaydı bile, bugün, birçok adı ve resmi dini İslam, hukuku İslam’a dayalı, hatta S. Arabistan gibi İslami haddleri uygulayan ama fen, bilim, düşünce, ahlak, siyaset, eğitim ve hatta itikadda batıya açık ve muhtaç olan bir devlet oluşurdu. Bundan dolayı, Risale-i Nur Hareketi iman ilkelerinin hayata aktarılmasıyla tamamen bir İslam toplumu meydana getirecek köklü bir inkılab hareketidir. Yoksa sadece manasız bir kültür hareketi olarak değerlendirmek yanlıştır. Bunu kendi ifadelerine bırakırsak şunları görürüz:

“Evet,Kur'anın aleyhinde bin seneden beri müntakîmane hazırlanan, dinsizlerin itirazlarını ve kâfir feylesofların teraküm edip şimdi yol bularak intişar eden şüphelerini ve Kur'anın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hristiyanların hücumlarını def'edip mukabele eden, her asırda Kur’an’ın pek çok kahramanları ve manevi kal’aları vardı. Şimdi ihtiyaç bir-ikiden yüze çıkmış ve müdafiler yüzden iki-üçe inmiş. Hem hakaik-i imaniyeyi ilm-i kelamdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç, bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatları ta’lim eden Risale-i Nur’dur.Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlarbüyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedaruk ve teraküm edilen müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmiye ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'cazı ile o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”(8)

“Evet, bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan îtikâdın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukâvemet ettirecek gâyet kuvvetli bir îmân-ı tahkîki lâzımdır ki, dayanabilsin. Risâle-i Nur bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzûmlu nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakâik-ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini, gâyet kuvvetli bürhanlar ile ispat eder.” (9)

Bu yazılanlardan Bediüzzaman’ın İslam aleminde ve özellikle batı ve İslam alemi arasında siyasi, kültürel bir köprü olan Anadolu’daki temel düşünce eksikliğini tamamlayıp çekirdek kitleyi oluşturmayı amaçladığı ve Risale-i Nur’un “Şeriat-ı Garra-i Ahmediye (A.S.M) nin hakaikına, ruhuna nüfuz etmenin en kısa, en hatarsız, en zevkli tariki” (10) olduğunu belirterek , diğer aşamalara zemin hazırladığını belirtimiştir.

Girişim: Bediüzzaman’ın vefatından sonra Nurcu kesimde ortaya çıkan farklılaşmaları, öbekleşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu gruplaşmaların nedenleri sizce nelerdir? Sonuçları ne olmuştur? Risale-i Nur hareketinin bugününü değerlendiririmsiniz?

Bediüzzaman, hayatı boyunca devamlı İslami gündemi teşkil etmiştir. En küçük İslami faaliyet devamlı Nurculuk olarak adliyeye ve basına yansımıştır. Bediüzzaman’ın yapısındaki dinamizm O ‘nu aksiyon adamı olarak ortaya çıkarırken, vefatından sonra Nur Cemaatı, içlerinde Bediüzzaman’ı karşılayacak, O’nun görüşlerini aksettirecek, tabir caizse dizgini elinde tutarak, sapmaları önleyecek yetenekte bir ferdin bulunamayışından onların değişik alanlarda gelişmeleri fakat şahs-ı manevi etrafında toplanamamaları gruplaşmalara neden teşkil etmiştir. Bazı zamanlar ihtilaflar kabiliyetlerin gelişmesine sebep olurken, maalesef Nur dairesi içindeki ihtilaflar birbirlerini cerh ve redde götürmüştür.Bunun başlıca sebeplerinden biri de Risale-i Nur dairesine giren bu zatların daha önceleri kendi bünyelerinde bulunan beşeri zaaflarının tekrar nüks etmesidir. Hele bunda dış parmakların da etkisini nazara alırsak ihtilafların asıl sebepleri meydana çıkar. İşe bir de siyasi temayüller girince Üstadın bazı mukayyed olan ifade ve cümleleri mutlakmış gibi algılanarak ihtilaf körüklenmiş ve bugünkü arzu edilmeyen sonuçlar ortaya çıkmıştır.

Örneğin Üstadın DP hakkında bazı şartlı ifadeleri var ki bunlar bir mürşidin vazifeleri dâhilinde olduğu halde, bunu bir parti taraftarlığı ile yorumlamanın ve böyle bir çıkarım da bulunmanın yanlışlığı meydandadır. Üstad DP’ye olduğu gibi CHP mensuplarına da mektuplar yazmıştır. Her iki parti döneminde de mektup ve müdafaalarından anlaşılacağı kadarıyla Bediüzzaman, beşeri ve arzi bütün sistemlere karşıdır. Yine Üstad 1952 Gençlik Rehberi müdafaasında “değil ben, hiçbir ehl-i vicdan bu rejime taraftar olmaz”(Emirdağ Lahikası) dediği halde rejimi ayakta tutan bir partiye taraftar olması düşünülemez. Kald ki “En mukaddes maksadım, Şeriatın ahkâmını icra ve tatbiktir.” (11) diyen aynı Bediüzzaman’ı bu haliyle beşeri sistemi ayakta tutan biri olarak görmek büyük bir gaflet veya ihanettir. Çünkü Bediüzzaman Risale-i Nur hareketini “İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin devamı” olarak ifade ediyor. İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin çalışma tüzüğü elimizde mevcuttur. Bakıldığı zaman görülür ki bu cemiyetin hedefi Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M)’nin hayatın bütün safhalarına tatbik edilmesini sağlamaktır. Hatta nizami mahkemelerin Şer’i mahkemelere çevrilme çabaları gösterilmiştir. Tekrar başa dönersek, cemaatın ihtilafı İslami hareket içerisindeki tesirini zedelemiştir. Fakat bütün olumsuzluklara rağmen, Risale-i Nur’un kalbler ve ruhlar üzerindeki müessiriyeti devam etmektedir.

Cenab-ı Hak’dan, Mukallib-ul Kulub olan Allah’tan niyazımız bu hizmetin peşinde giden ve onun nurlu çilesiyle yoğrulmuş arkadaşlarımızın manevi mesuliyetlerini idrak ederek yine bu memleket ve alem-i İslam içerisindeki ciddi ve ulvi görevlerinin başına gelmeleri ve Üstadın vermiş olduğu müjdelerin tahakkukuna vesile olmalarıdır.

Girişim Dergisi, sayı: 54. 50-52. Sayfalar. Mart 1990

__________________________________________________

 

1-      Tarihçe-i Hayat sy. 97,Tenvir Neşriyat İstanbul 1987

2-      Tarihçe-i Hayat sy. 140-141,Tenvir Neşriyat İstanbul 1987

3-      Tarihçe-i Hayat sy. 140-141,Tenvir Neşriyat İstanbul 1987

4-      Hizmet Rehberi sy.248, Sinan Matbaası İstanbul 1960

5-      Tarihçe-i Hayat sy. 48,Tenvir Neşriyat İstanbul 1987

6-      İşarat-ül İ’caz sy. 313, Tenvir Neşriyat İstanbul 1987

7-      Emirdağ Lahikası(I) sy.259-260, Sinan Matbaası İstanbul 1959

8-      Hizmet Rehberi sy.144-145, Sinan Matbaası İstanbul 1960

9-      Hizmet Rehberi sy.147, Sinan Matbaası İstanbul 1960

10-  Hizmet Rehberi sy.154, Sinan Matbaası İstanbul 1960

11-  Divan-ı Harbi Örfi Müdafaası

Yorumlar

ramazan çalışkan - 01-11-2013 - 10:01:07

Risale-i Nur'un haraket metodu ve ana çizgisini ortaya koyan güzel bir analiz.Allah rahmet eylesin sana İzzeddin Abi
Tayfur - 24-10-2013 - 15:20:12
Allah razı olsun
Allahın veli kulu, dava adamı. ne mutlu sana
Sizde yorum yazmak için tıklayınız.

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net