Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Sözü Doğru, Özü Yalan

‘Münafıklar sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O’nun Peygamberisin. Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.’ (Münafikûn,1)

Ayet-i kerime, nifak çelişkisini böyle çarpıcı bir dille gözler önüne sererken münafığın doğruyu söyleyen bir yalancı olduğuna işaretle dikkatlerimizi doğruluğun söz ve öz boyutlarına çekiyor.

İlk bakışta insanın doğruyu söylerken yalancı olması bir paradoksla karşı karşıya olduğumuz hissi uyandırıyor. Eğer doğruluğu yalın dil planında değerlendirirsek ortada gerçekten bir paradoks var. Söz doğruysa sözün sahibi en azından onu söylerken yalancı sayılmamalıdır.

Ancak ayet-i kerime -zahirde- doğruluk/sıdk kavramının salt dile ait olmadığını, inanç ve ahlaka da taalluk eden boyutları bulunduğunu gösteriyor. Birer ipucu olması bakımından kendimize şu soruları sorabiliriz: İnanmadığımız bir doğruyu söylemekle doğru/sadık biri olur muyuz? Ya da doğruyu, doğru olduğu için söylemek yerine, şahsımıza yarar sağlayan bir kısım amaçlar güderek söylediğimizde doğru biri olur muyuz?

Yukarıdaki ayet bu sorulara ‘olamayız’ cevabını veriyor. Çünkü sıdk ya da doğruluk yalın sözün doğruluğuna denk dilsel bir keyfiyet değil; yanısıra özün de doğru olmasını gerektiren ahlaki bir seciyedir. Sözüyle özü bir olmayan kimse sözü doğru bile olsa yalancıdır, samimiyetsizdir. Çünkü bu kimse biri gerçek diğeri sahte çift kimlik sahibidir. Sahte kimlik taşıyan kimse nasıl ilgilileri aldatıyorsa sözüyle özü bir olmayan kimse de, söz ve tavırlarının dışa vurduğu sahte kimliğiyle insanları aldatmaktadır. Efendimiz’in münafıklık alameti olarak zikrettiği üç hasletin ortak noktasının aldatmak olması bu açıdan manidardır: Yalan konuşmak, sözünde durmamak, emanete/güvene ihanet etmek.

Aslında doğruluğun sadece söze dair bir keyfiyet olmadığını biliriz. Çünkü birer ahlak normu olarak samimiyet, dürüstlük ve sadakat gibi kavramlar hala yöremizde tedavül etmektedir. Ne var ki bu kavramları birbirine yakın, fakat birbirinden bağımsız düşünüyor olmalıyız ki, doğruluğu söze, samimiyet, dürüstlük ve sadakati de öze irca ederiz. Nitekim doğru sıfatını sözü nitelemek için kullandığımız halde insanı nitelemek için genellikle samimi ya da dürüst sıfatını kullanırız. Bu ve belki başka sebeplerle ‘sözün doğruluğu’ ile ‘söz sahibinin doğruluğu’ arasındaki mesafeyi gözden kaçırıp, doğru sözle sahibinin doğruluğu arasında genel geçer bir sebep-sonuç ilişkisi vehmederiz. Oysa doğru söz, sahibini zorunlu olarak doğru kılmaz; ancak ona inanmak, karşısında birinci dereceden mesuliyet hissi taşımak kaydıyla doğru kılar.

Ahlak-irfan literatürümüzün temel kavramlarından olan ‘sıdk’ bir bütündür, sözle özün arası ayrılıp parçalanmış değildir. Dilimizdeki doğruluk, samimiyet, dürüstlük ve sadakat kelimelerinin anlamları bilcümle sıdkın muhtevasına dahildir. Başka bir ifadeyle özü sözü doğru olmak demektir sıdk.

Bizde vefa ve bağlılık anlamına gelen sadakat da aynı kökten gelir. Türkçede anlam daralmasına uğrayarak sadece sadakatli kimse için kullanılan ‘sadık’ kelimesi ‘sıdk sahibi’ anlamında belirttiğim geniş muhtevayı içerir. Bu itibarla sadık hem sözü, hem özü doğru, hem de darlıkta ve genişlikte, söylemde ve eylemde doğruya bağlı, vefalı kimsedir. Binaenaleyh hazır yeri gelmişken, kültürümüzde bir nevi dürüstlük şiarlarından sayılan ‘eğri oturup doğru konuşalım’ deyiminin ihsas ettiği eksik ve güdük doğruluk anlayışının hak edilmemiş bir tatmin duygusu oluşturduğunu buraya not etmiş olalım.

Ayrıca Arap edebiyatındaki ‘haberin doğruluğu’, ‘mütekellimin/konuşanın doğruluğu’ şeklindeki taksim anlattıklarımıza mani teşkil etmez; zira bu salt dilbilimsel bir taksimdir, genel değildir.

Konumuza katkı sağlayacağını düşünerek yine Arap edebiyatında tartışma konusu olmuş bir bahse de burada temas etmek istiyorum. Meşhur Arap edebiyatçısı Câhız sözün doğru olabilmesi için hem vakıa, hem sahibinin itikadına mutabık olması gerektiğini düşünür. Ona göre sahibinin inanmadan söylediği söz, gerçeğe uygun da olsa doğru değildir. (Taftâzânî, Muhtasaru’l-meânî)

Câhız’ın görüşü biraz farklı da olsa ondan esinlenerek şu tespiti yapmak mümkün: Sözün doğru olması biri içeriksel diğeri düşünsel/itikadî olmak üzere iki boyutludur. İçeriksel doğruluk, sözün içeriğinin vakıa/gerçeğe mutabık olmasıdır. ‘Bugün hava yağmurlu’ cümlesi, hava gerçekte yağmurlu ise doğrudur. Eğer bu cümle hava gerçekte yağmurlu olmadığı halde kullanılmışsa yanlıştır. Bu anlamda doğrunun karşıtı yanlıştır. Cumhura göre doğru sadece içeriksel doğrudur.

İtikadî doğruluk, sözün, sahibinin itikadına mutabık olmasıdır. Eğer kişi bir sözü inanarak söylüyorsa doğru, inanmayarak söylüyorsa yalan söylemiş olur. Burada sözün içeriğinin ne olduğu önemli değildir. Câhız’ın hocası Nazzam’a göre doğru sadece itikadî doğrudur. İtikadî doğrunun karşıtı yalandır. (Tehânevî, Keşşâfu ıstılâhâti’l-fünûn)

Buna göre kadim Arapçada, özellikle hadis dilinde, k-z-b kökünden türeyen kelimeler içeriksel ve düşünsel yönleriyle ele alınmalı, bazen yanlış bazen yalan anlamına gelebileceği hesaba katılmalıdır. Sözgelimi Hz. Aişe’nin zaman zaman rivayette hata yaptığını düşündüğü sahabileri tenkit sadedinde kullandığı belirtilen köke ait kelimeler yanlış anlamına gelirler. Dolayısıyla bazı hadis inkarcılarının düştüğü hataya düşmemek adına, Hz. Aişe’nin ilgili sahabiyi yalan söylemekle değil, yanlış söylemekle itham ettiğini hatırdan çıkartmamalıdır.

Doğruluğu inanç ve düşünceden yalıtamayacağımız gibi niyet ve amaçtan da bağımsız düşünemeyiz. Söz sahibinin sözü sarf ederken güttüğü amacı hesaba katmadan sıdktan söz etmek eksik bir değerlendirme olur. Bu bağlamda sıdk hususen dilimizdeki samimiyete karşılık gelir. Doğruyu doğru olduğu için değil, ondan bir çıkar beklediği için söylemek sıdk değildir, samimiyetsizliktir. Doğruyu sadece doğru söyleme yükümlülüğü bilinç ve niyetiyle söylediğiniz takdirde sadık/samimi olursunuz. Bunun için inandığınız doğruları, size kazanç sağlayacağını bildiğiniz yerde söylerken samimiyetten yana endişelenir, rahatsızlık duyarsınız.

Zira sorumluluk hak ve yetkinin; görev ödülün şartıdır. Şartın meşruttan önce gelmesi gerektiğine göre sahip olmak istediğimiz hak ve yetkiler sorumluluk bilincimize, umduğumuz ödül istihkakı da görev ciddiyetimize bağlıdır. Bu bakımdan doğru karşısında içimizde harekete geçen ilk his sorumluluk hissi olmalı, sayesinde kavuşacağımız hak, yetki ve ödül gibi kazanımları bu hissin arkasına itmeliyiz.

Doğruyu en başta bir sorumluluk olarak değil, bir hak ve ödül aracı olarak algılayan kişi şart meşrut arasındaki hiyerarşiyi ihlal ederek doğruya yanlışı karıştırır. Bizim memleketin deyişiyle ‘yanda yatıp ortada bulunmak’ gibi gayri ahlaki bir tutum içine girer.

Münafıklar da kelime-i tevhidde ifadesini bulan en mutlak doğruyu bir sorumluluk olarak değil, bir hak-ödül vesilesi olarak istismar etmeye çalışmaktaydılar. Eğer öyle olmasaydı Medine’deki selamet ortamından yararlanmak için telaffuz ettikleri kelime-i tevhidi, önce Uhud’da hatırlar, ilkin sorumluluk hissi duyar, Uhud’da yoldan geri dönmezlerdi. Öyle olmasaydı, tevhidin yüklediği görev bilinciyle katılmaları gereken savaşlara katılmadıkları halde, tevhidin ödüllerinden yararlanmak için ganimet paylaşımında yer almaya kalkışmazlardı.

Yahudiler de, eşsiz ilahi lütuflara karşı şükran yerine küfranla mukabele etmelerine rağmen gerek kendilerini Allah’ın oğulları ve sevgili kulları (Mâide, 18) zannettiren kör gururları, gerek Allah’ın azabına sayılı günler dışında maruz kalmayacakları yönündeki (Bakara, 80) kuruntularıyla tarih boyu hakikat istismarcılığına misal olmuşlardır.

Tarihin her döneminde inandığı doğrunun/hakikatin sorumluluğunu omuzlanmak yerine onu imtiyaz aracına dönüştürenler, ticarî marka gibi üzerinden rant arayanlar tıpkı Yahudiler gibi değerleri ihya yerine sürekli tüketirler. İsmen ve sûreten intisap ettikleri doğru, sözlerine/jargonlarına doğruluk kazandırmış olsa bile özleri serapa yalandır.

Ahir söz, Efendimiz’in hadisinde geçtiği gibi cennetin yolu birr/iyilikten, iyilik sıdktan geçer. Cehennemin yolu fücur/kötülükten, kötülüğün yolu kizb/yalandan/sıdksızlıktan geçer. (Buhari, Müslim)

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

Diğer Yazıları

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında

Rüyanın zeyli
Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gadab ve kahrı celbetti. Cezası da keffaretü’z-zünub değil kessaretü’z-zünub oldu.

Sername

Maşrik Üzerine
Ortadoğunun siyasi yazgısı yeniden dizayn ediliyor. Suriye fiilen çökmüş durumda, Irak bölünmeye daha yakın, Mısır'da darbe yönetimi halkla mücadele ediyor, Yemen ve Libya'da bölünme senaryoları tart

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Selami Yüksel
Cemaatler ve Siyasi Politikaları - 2
Mesut Konyar
Mahcup Eden Merhamet
Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet
Emrullah Beytar
Bir İhsan-ı İlahi: Hadamelik

İktibas

M. Şükrü Hanioğlu
İslamcılık Ölebilir mi?

Sizden Gelenler

Abdussebur Kapu
Küresel Tehlike: Narsizim ve Manevi Boşluklar
Tayfur Özen
İffetin Odak Noktası
Beytullah Özen
Rabbin var!
Enes Erdem
Şimdi:Tam zamanı‏
Emin Yalçın
Niçin Risale-i Nur Okumalı?
 
Zehra Portal
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net