Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Tâbiat ve Hürriyet Arasındaki Uçurum: Kierkegaard
“… Öngörülemezlik bir sonsuzluktur; İnsan gözü (=aklı) biyolojik tâbiat ile ruhanî hürriyet arasındaki o uçuruma bakınca baş dönmesi kaçınılmazdır . Zira baş muhitinde cem olur aklın hem de gözün nûru …” ...

 

Tâbiat ve Hürriyet Arasındaki Uçurum: Kierkegaard, Heidegger ve Freud

“… Öngörülemezlik bir sonsuzluktur; İnsan gözü (=aklı) biyolojik tâbiat ile ruhanî hürriyet arasındaki o uçuruma bakınca baş dönmesi kaçınılmazdır . Zira baş muhitinde cem olur aklın hem de gözün nûru …”

Modernleşme tarihi aslında Avrupa’nın dinsizleşme tarihi değil midir? Bu rüzgârla gelmiştir tanrısız sanat, tanrısız bilim, tanrısız siyaset ve tanrısız felsefe tasavvurları. Hatta varlık felsefesi yani ontoloji de bu “temizlikten” payını almış. İyi bir Sigmund Freud okuyucusu olan Martin Heidegger’a bakın meselâ. devasa kitabı Varlık ve Zaman (alm. Sein und Zeit) ile tanrısız bir metafizik kurmuş. İyi bir Freud okuyucusu olduğunu düşünüyorum zira Freud’un 1912′de kaleme aldığı Totem ve Tabu, 1916′da yazdığı Psikanalize Giriş ve nihayet 1919′da yayınlanan Das Unheimliche isimli denemesine göndermeler yapıyor. Zaten Heidegger özel mektuplarında da açıkça Sigmund Freud’dan etkilendiğini yazmış.

Fakat ne acayiptir ki Heidegger bile varoluş endişesini insan tasavvurunun dışına atamamış. Korku ve kaygı kavramlarına ayırdığı 40cı paragrafta İnsan’ı bu dünyada bir yabancı, gurbete atılmış bir yetim gibi tarif ediyor. Freud’un seçtiği kelimelerle ortaklık arz etmesi açısından bazı anahtar mevhumlara dikkat çekmeyi münasib gördüm:

  • Unheimlichkeit – Biyolojik sebebi olmayan, derin korku
  • Verlassenheit – Terk edilmiş olma hali, bırakılmışlık
  • Geworfenheit – Atılmışlık, fırlatılmışlık

Heidegger bu bırakılmışlık/fırlatılmışlık durumundan yola çıkarak insandaki ebedi gurbet hissini irdeliyor. İnsan gittiği her yerde kendini YABANCI hissediyor Heidegger’e göre. Orjinal kelimelerle söyleyecek olursak:

Dünyada var olan insan (Dasein), doğmuş ve ölecek olan, dünyaya “atılmışlık-fırlatılmışlık” hissini yaşayan insan (Geworfenheit) ikili bir yaşam sürüyor. Bir yandan ona kendini unutturan günlük koşturmalar ve tasalarla meşgul (Besorgen). Geçim sıkıntısı, haz veren şeyler,  ızdıraplar… Herkesi taklid ediyor, cemiyet içinde eriyip gidiyor. Kendini, varlığın anlamını ve ölümü düşünmekten alıkoyuyor onu bu günlük hayat (Alltäglichkeit). O kadar normal oluyor, o kadar “herkes gibi” (man) yapıyor ki kendisi olamıyor, kendisini bu yüzünden kaybediyor. Ama günlük hazlar, para, mevki, arkadaşlar yetmiyor yine de. O insan aynı zamanda bir yetim, ortada bırakılmış (Verlassenheit) sahipsiz bir çocuk gibi. Korkuyor, nereye gitse gurbette olmak, bu endişe verici yabancılık hissi (Unheimlichkeit) ölüm korkusundan da beter bir korku veriyor ona. Heidegger meşguliyet ve endişe (Besorgen) cephesine karşı olarak bir kaygı (Sorge) cephesi tarif ediyor. Ölümlü, sonlu olma hali (Endlichkeit) insanı birbirine zıt iki kuvvetin arasında bırakıyor: Unutturucu ve Hatırlatıcı.

Kim demiş şizofreni bir hastalıktır diye?

Dikkat ederseniz yukarıda bazı ifadelerin altını çizdim:

  • “… ikili bir yaşam …”
  • “… zıt iki kuvvetin arasında …”

Bu “ikilik” hâli yani vücud tayyaresinde birbirine muhalif iki pilot olması hissi Sigmund Freud’un Das Unheimliche adlı denemesinde  ısrarla üstünde durduğu bir mesele. Özellikle de edebiyattan seçtiği misaller ilginç ve anlaşılması kolay:

 “…E. T. A. Hoffmann’ın romanları varoluş endişesini, “Das Unheimliche” dediğimiz gurbette olma hissini en güzel izhar eden eserlerdendir. Meselâ Şeytan İksiri. Romanı okurken bir çok bilgi alırsınız. Tabi romanın sonunda ortaya çıkacak olan bir sürpriz vardır ve gizlidir. Ama kitabı bitirdiğiniz zaman herşey netleşeceğine kafanız daha beter karışır. Bilgi ve gözlem eksikliği değildir bunun sebebi, anlamanın imkânsızlığıdır. [...] Romanda birbirine fazlasıyla benzeyen kahramanlar vardır. Dış görünüş, şahsiyet… Hatta telepatiye benzer bir ilişkiyle birbirlerinin hislerinden de haberdar olurlar. Bazen aynı şeyleri söylerler, bazen de birinin sözünü yarım bıraktığı yerden öteki devam eder. Okur bir zaman sonra kimin kim olduğunu bilemez hale gelir. Benlik ikiye mi bölünmüştür? Yoksa birden fazla benlik aynı vücutta mıdır?

[...]

Romancı H. H. Ewers’in Prag’lı Talebe (alm. Der Student von Prag) isimli eserinde roman kahramanı Io nişanlısının ısrarı üzerine düellodaki rakibini öldürmeyeceğine dair söz verir. Ama düellonun yapılacağı yere giderken rakibini öldürmüş olan kendi kopyasıyla karşılaşır …”

Öngörülemezlik aslında bir sonsuzluktur

Bu noktada Heidegger’in üzerinde Freud’dan çok daha fazla etkili olmuş bir dehayı mutlaka anmalıyız: Søren Kierkegaard. Bu Danimarkalı filozof Martin Heidegger’in aksine seküler bir ontoloji peşinde değildi. Tam tersi, iyi bir İncil okuyucusu idi Kierkegaard. Belki de bu yüzden, yani Vatikanist ezberlere boyun eğmediği için, samimiyetle Hz İsa’nın (a.s.) yolunu aradığı için Kilise ekibi tarafından bayağı bir kınanmış. Peki seküler takıma yaranabildi mi Kierkegaard? O da mümkün değil zira pozitivizmin yobazları “geleneksel din” yobazlarından çok daha fanatik. Bugün bile Kierkegaard’ı eleştirmek isteyenler onun “fazla Hristiyan” olmasından yakınıyorlar. Gerisini siz hesab edin! … Neyse, konumuza geri dönelim, Kierkegaard’ın çok sade bir şekilde boşluk korkusunu teşhis ettiği şu satırlar ne kadar güzeldir:

“… Kaygı hissini yükseklik korkusuna benzetebiliriz. Göz bir uçuruma balıklama daldığında başımız döner. Bu baş dönmesi ve korku hem uçurumdan hem de gözden kaynaklanır. Çünkü bakmayabilirdik. Tıpkı bunun gibi kaygı özgürlükten mütevellit bir baş dönmesidir. Bunu tetikleyen ise gözün sentez yapma arzusu, gördüklerini birleştirme ihtiyacıdır. Hürriyet bizzat imkân verdiği öngörülemezlik sonsuzluğuna dalar ve tam o anda belirli / objektif / sonlu / kestirilebilir olan ile arasındaki gerginlik tezahür eder. Psikoloji bundan öteye geçemez. Öngörülebilir bir tabiat ile insan hürriyeti arasındaki münasebeti hiç bir bilim izah etmemiştir ve edemeyecektir …” (Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, dan. Begrebet Angest, 1844)

(derindusunce.org)

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net