Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Aktüel

Tinnineyn: İfrat ve tefrit
TİNNİNEYN (*) ...

 

Fatiha Kuran’ın özü ve fihristi olduğu ve ‘sırat-ı müstakim’ de fatihada yer aldığı içindir ki  istikamet mühim bir meseledir.

Namazlarda günde 40 defa “Yarab! Bizi sırat-ı müstakim üzere kıl” duasını yaptığımız içindir ki,   istikamet mühim bir meseledir…

Peygamberimizi@  ihtiyarlatan “Emr olduğun gibi dosdoğru ol” ayeti olduğu içindir ki,  istikamet mühim bir meseledir…

Nebi, sıddık, şehit ve salihler çokça bahsettikleri  içindir ki,  istikamet mühim bir meseledir...

Ve Bediüzzaman, Risale-i Nur müstakim bir tefsirdir dediği içindir ki, istikamet mühim bir meseledir…

Zaten biz bu yazımızda Bediüzzaman’ın  “sırat-ı müstakim”  meselesindeki -sadece ifrat ve tefrit noktasında- çözümlemeleri nedir? Onu  irdeleyeceğiz.

İfrat: Kelime olarak; haddi aşmak, sınırların çok üstünde dolaşmak manalarına gelir.

Tefrit: Kelime olarak; orta sınırın çok altında kalmak, normalin ve vasatın çok aşağısında gezinmek gibi manalara gelir.

İfrat ve Tefrit denklemini çözen adam tarık-ı müstakimi bulur.  Denklem çözmek için formül gerekir.

İhlas-ı tam, istikametin ta kendisidir... ve hedefe götüren en kısa formüldür...

"Lübbü bulamayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan, hayalata sapar. Sıratı mustakimi göremeyen, ifrat ve tefride düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan, çok aldanır ve aldatır.(1)

Bu vecizeyi açıklamaya gerek yok… Bence açıktır… Belki ‘Lüb’ ve ‘kışır’a takılabilirsin… Lüb; ‘öz’ demektir, kışır; ‘kabuk’demektir… Cevizin kabuğunu yeme, dişini kırarsın… Kışır ile meşgul olan istikameti bulamaz...hayalata sapan istikameti bulamaz... muhakemesiz ve  muvazenesiz adam hiç bulamaz.

 

Evet cümlede ifrat tefrit sözcüklerinin geçmesi, diğer cümlerin de ifrat ve tefrit ile alakalı olduğunu göstermez. Ancak yukarıdaki cümleler her ne kadar ifrat ve tefrite örnek olmasa da, vasatı yakalamak için önemli ipuçlarıdır.

İddaa edilen bir manayı anlatmak, okuyana fazla birşey kazandırmaz. O iddaanın kaynağına inmek,  tanımlamak, faydasını göstermek, manayı elde etmek ve hayatına tatbik etmek için çareler sunmak icap eder. İşte birbirinden  bağımsız olan o cümleler bu türden cümleler...

 

"İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Su-i fehm ve su-i edeple İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ, o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi.

 

Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyâtı usûlüne ve hikâyâtı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi, dünyada tedip için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir."(2) Evet alemi islamın dirilişi, islamı doğru anlamaktan geçer. İslamiyet cevherini gıll u ğış'lardan, qil u qal'lerden qırêj ve gubarlardan temizleyerek, o cevher-i elmasın gözleri kamaştıran şualarına aşık olmak, bir daha bırakmamak üzere sımsıkı sarılmak, bir daha elimizden kaçırmamak için iyi muhafaza edersek 'Sahib-i Şeriat'ın merhametini celb ederiz. 

 

Sıkı dur!... Şimdi bir cümle geliyor… Diyeceksin ki, bunun istikametle ne alakası var… Bence var...

İşte sana cümle… “Bazen tevazu, küfrân-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfrân-ı nimet olur. Bazen de tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfrân-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun... Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakikînin eser-i in’âmı olarak göstermektir.

Meselâ, nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur.

Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir.

İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir."(3)  İşte ifrat ve tefrite güzel bir misal...

 

“Mesela, halk-ı ef’al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep,  o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor.

Ve keza itikadda da ta'til ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.”(4)

 Allah yoktur demek, tatildir, Şirk ise teşbihtir. Tevhid ise, Allah vardır şeriki yoktur.

Birincisi ifrat, ikincisi tefrittir. İstikamet ise tevhid anlayışıdır.

 

 “Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur  ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helaline şehveti var, harama yoktur.(4)

Mesela, dünyanın zengin adamları kadın ve kızların açılmasını teşvik ettiler. Taki en güzel kızlarla, hatta 14-15 yaşlarındaki kızlarla aşk yaşasınlar diye... Nasılsa zibil gibi para var zibidilerde...

Nerde Feministler!...  Sabaha kadar porno izleyenin  zaten hanımına helaline iştahası kalmaz...

“İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.”(4)

Mesela, bir toplumda kimseye sıra vermeden hep kendi konuşur, kendini satmak ister... Bu ifrattır. İlmi vardır, sürekli kendine sorulsun, kendi ön plana çıksın diye konuşmaması milleti cahil bırakması tefrittir... Mesela, hayatından bezmiş gibi, tembel tembel oturur çalışmaz çocuklarını mağdur eder. Bu ifrattır. Hırs ile helal haram demez “paralar gelsin de ”... anlayışı ise tefrittir...

 

İsraf  ifrattır, cimrilik tefrittir, İktisat istikamettir.

Deccal-ı Süfyan, israf ile insanların dizginlerini eline alır köleleştirir. Evet işte böyle ifrat-i israfatlar insanı köleleştirmekle kalmaz, ocaklar söndürür, memleket harap eder, dünyayı krize sokar, zalimin zülmüne zemin hazırlar...

Kız çocuğuna mirasın yarısını vermek ifrat, onu mirastan mahrum etmek tefrittir. Adalet ve istikamet  Allah'ın emrettiğidir.

Demek sırat-ı müstakim, adalettir.  Adalet ise, Kuranın dört temel esasından biridir.

“Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.”(4)

 

Hani bir şarkı vardır... “Yakarım, Romayıda yakarım” Adam yine insaflı... Roma'yı yakıyor... Ya şimdikiler! “Dünyayı yakıyor”

 

Üstadın yukarıdaki cümlesini anlama adına, başka bir cümlesini aktaralım.

“Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet... (5) Bu cümledeki  ifrat ve tefrit gözünüzden kaçmadı sanırım...

 

"Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı dalalettir."(6)

 

Mesela Firavun ve Nemrut, kahinlerin 'biri doğacak senin saltanatına son verecek' sözünden dolayı doğan erkek çocukları acımasızca katletmesi cesaretinden değil, korkaklığındandır. Saltanatımı elimden alır beni öldürürler diye..... En ufak bir şüphe ile yakar yıkar... taki millet sinsin baş kaldırmasın... Onlar için 'Allah'tan kork yaw, Allah'tan!' anlayışı da yok. Cehennem korkusu da olmadığından merhametsizce davranır... Adamı da çok ya! Ondandır cesareti...

Ha! bu arada... Hanımına neden eziyet edersin... gücün yetiyor değil mi?

 

Hanımına sürekli öfkelenmek tahakküm etmek ifrat olduğu gibi, hanımın sözünden hiç çıkmamak tefrittir.


Mesela biri, malına dadanmış, elinden almaya çalışıyor... Sen, bişi olmaz varsın alsın desen, bu korkaklıktır ve tefrittir. Fırsat eline geçti, onun malını talan etmeğe kalkmak da zulümdür, ifrattır...

“Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hattâ beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azâba çevirir.”(7)

“Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder. En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.(4)  “Kime hikmet verilmiş ise ona büyük bir hayır verilmiştir.” ayetini üstad bu mevzuda zikretmiş... o zaman 'hikmet'i öyle sırlı mırlı bir şey zannetmemek lazım... Evet vasat yol Allah'ın yoludur. Çünkü insanı o yarattı ve insan için neyin vasat olduğunu da en iyi O bilir. 

 

Güneş gibi insanları aydınlatması gerekirken, güneşten kavrulan 'puş u pelağ veya ka u kapol' olmayı tercih eder. Bu tefrittir. Bu mevzuda, İfrata da bir misal vererek mevzuyu kapatalım. Meclisin mescidinde, “secde ederken sineği ezdin, alnın kan oldu, abdestin bozulur mu?” sualiyle mollalar meşgul edilirken, yukarıda 'Şeriat-ı Muhammediyi' yok etme oylaması yapılıyor.  İşte sana şeytani bir zeka...

 

“Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir.”(4)

 

"Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol; (sen) ve seninle beraber tövbe edenler aşırı gitmesin!

 

“............. Makam-ı cifrîsi bin üçyüz üç ederek..........  bin üçyüz dokuz ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur'an hesabına iltifat edip istikâmetle emreder ki,.......remzen Risale-i Nur’un istikâmetine bir işarettir.”

 

... sıratı müstakim kelimesi, bir mana-ı remziyle risaletün Nur'a manaca ve cifirce ima etmesi....”(8)

Meseleye biraz da farklı bir boyuttan bakalım ve fazla izah etmeden sözü Üstad'a bırakalım...

“İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlâhî ile tavsifte kanaat etmek farzdır.”(9) Bu ana başlık altında birkaç söz ...

 

Peygamberimiz@ Hz. Ali için, “Ya Ali! Senden dolayı iki grup insan helak olacaktır. Biri seni çok seven, diğeri sana buğz edenler” Biri ifrat diğeri tefrit, meseleye 'Mana-i Harfi'yle bakmak istikamettir.

 

Mesela,Ayın yarılması mucizesi gibi bir olayı anlatırken, Kuran ve sahih hadislere kanaat etmeyip abartılı anlatmak yanlıştır... Yani bu konuda İhsan-ı İlahi  bu kadardır, bu kadar anlatmış,sen niye peygamberin cebine girmiş ilavesini yamıyorsun...

 

Hükümete hücum edenler, bazıları "Haydo, Haydo" derlerdi, bazıları "Haydar Ağa, Haydar Ağa" derlerdi; ben "Haydar" derdim, şimdide "Haydar" diyorum vesselam”(10)

Sultan Abdulhamit’e ‘Kızıl Sultan’ demek, ifrattır, ‘Cennet Mekan’ demek tefrittir.  

“Eğer istersen, meşhur Molla Nasreddin Efendiye de: “Bu garip sözler umumen senin midir?” Elbette sana diyecektir: “Şu sözler ciltleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zira bütün sözlerim nevadirden değildir. Ben hocayım, onların zekâtını da bana verseler razıyım ve kâfidir. Fazlasını istemem. Zira zarafetimi tabiîlikten çıkarıp tasannua kalb eder.”(11)

 

Yahu, bu kökten, hurafat ve mevzuat biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir.

“Meselâ, Tefsir-i Beyzâvîde (**) olan âyetinde Ermeniye ve Azerbaycan Dağlarının mabeyninde olan teviline nazar-ı kat'î ile bakmak, en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de, tayini Kur'ân'ın medlülü değildir; tefsirden sayılmaz. Zira o tevil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir. Binaenaleyh, o müfessir-i celîlin tefsirdeki meleke-i rasihasına böyle zayıf noktaları bahane tutmak, şüpheleri iras etmek, insafsızlıktır. İşte, asıl hakaik-i tefsir ve şeriat meydandadır; yıldızlar gibi parlıyor.”(12)

 

Bu meseledeki  ifrat; Beydavi'nin tevilini Kuranın nası gibi görmek. Tefriti ise, hatasından dolayı tefsirini çöpe atmaktır. İstikametli görüşü ise sen tahmin edersin artık...

 

"Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."(13)

Bu paragraftaki ifrat ve tefritin teşhisini, sizlerin fehmine bırakıyorum.

“Kürtlerin emsal-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi: “Hırsızlığın tebeyyün edecektir.” O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyordu. Biri sual etseydi, derdi: “Bu, bal mühendisi olan arılarımın san’atıdır.” Sonra da arılarıyla konuştuğu vakit, müşterek bir lisanla “Vız vız jive hingivîn jimin” derdi. Yani, “Tanîn sizden, bal benden...”

“.......... senin mânân bal değil, zehirdir. O elfaz arılar değil, belki kalb ve vicdana ervah-ı hakaiki vahyeden o kitab-ı kâmilin kelimatı, melâike gibidirler. Hadis, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.”(14) 

Yani senin sönük lafızların, kelimelerin Kuran ve hadisin yerini tutamaz. Eşek arısı gibidir, bal vermez. Kuranın mana ve lafzı bal veren arıdır, insanlara şifa olur. Onun için ekleme ve çıkarma yapma, bozarsın... Başkasının sözlerini hırsızlayarak kendine kıymet verme, senin kelamın Kuranın yanında, gökgürültüsünün arı vızıltısına nispeti gibidir, güneşe mukabil, mum ışığı gibi kalır.

“Arı su içer bal verir, yılan su içer zehir akıtır. Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir."(15)

Bu hakikate beni muttali eden. Bir vakit sabavetimde ay tutuldu. Validemden sual ettim. Dedi ki: “Yılan Ay’ı yutmuş.” Dedim: “Neden daha görünüyor?” dedi ki: “Âsumanın yılanı nim-şeffaftır.”

İşte, bak: Nasıl teşbih hakikat olup haylûletiyle hakikat-i hali münhasif etmiştir. Zira mâil-i kamer, mıntıkatü’l-büruc ile re’s ve zenebde tekatu’ ettiklerinden, o iki daire-i mevhumeden iki kavsi, yılanın müradifi olan'tinnîn'ile ehl-i hey’et bir teşbihe binaen tesmiye eylediler. Zaten ay re’s veya zenebe ve güneş dahi ötekisine gelirse, arzın haylûletiyle inhisaf vuku bulur.(16) Burada Fennen 'Ay Tutulması' olayı anlatılmaktadır. Alimlerimiz anlaşılsın diye 'Tinnin' örneğini vermişler, fakat va esefa.... Mecazı hakikate karıştıranlar ifrat ve tefritten hali olamazlar...

 

“Halbuki, taassup yerinde hak; ve safsata yerinde burhan; ve tadlil-i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişare ederse, dünya birleşse, hak olan mezhep ve mesleğini bir parça tebdil edemez.”(17) 

 

“Öyle de, hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalâğalı tergib ve terhib ile, gıybeti  katle müsavi, veya ayakta bevletmek, zina derecesinde göstermek, veya bir dirhemi tasadduk etmek, hacca mukabil tutmak gibi muvazenesiz sözler, katl ve zinayı tahfif ve haccın kıymetini tenzil ediyorlar. Bu sırra binaen, vâiz hem hakîm, hem muhakemeli olmalıdır. Evet, muvazenesiz vâizler, çok hakaik-i neyyire-i diniyenin husufuna sebep olmuşlardır. Meselâ, inşikak-ı kamer olan mu’cize-i mütevatire-i bâhireyi, meylü’l-mücazefe ile, “arza nüzul ile Peygamberin cebine girip çıkmış” olan ilâve, o güneş-misal mu’cizeyi Süha yıldızı gibi, mahfî ve kamer-misâl olan burhan-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi münkirlerin bahanelerine kapılar açtı.” (18) İşte  meylü’l-mücazefe safsataya yol vediğinden ifrattır.

 

"Tergib veya terhib için avamperestane terviç ve teşvikle bazı ehâdis-i mevzuayı İbn-i Abbas gibi zatlara isnad etmek, büyük bir cehalettir.“(19) Yani, bir sözü insanlara kabul ettirmek için, İbn-i Abbas'a dayandırmak, doğru değil. Velev ki o söz, güzel bir söz ola... Neticede yalandır...  İbn-i Abbas meşhur ya... İddasını onun üzerinden ispat etmeğe çalışıyor...

 

 

“Evet, herşeyi zahire hamlettire ettire, nihayet zahiriyun meslek-i müteassifesini tevlid etmek şe’ninde olan meylü’t-tefrit ne derecede muzır ise, öyle de, herşeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra, nihayette batınıyunun mezheb-i bâtılasını intaç etmek şanında olan hubb-u ifrat dahi çok derece daha muzırdır.

Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantıkla hikmettir.”(20)

 

“Söylenene bak, söyleyene bakma” söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş?”(21)

Bu dörtlüyü dört dörtlük anlamak, istikameti bulmaya yardımcı olur

Lâfızperestlik nasıl bir hastalıktır; öyle de, suretperestlik, üslûpperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik, şimdi filcümle, ileride ifratla, tam bir hastalık ve mânâyı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edip, edepte edepsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.

 

Evet, lâfza ziynet verilmeli, fakat tabiat-ı mânâ istemek şartıyla. Ve suret-i mânâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla. Ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsait olmak şartıyla. Ve teşbihe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla. Ve hayale cevelân ve şâşaa vermeli, fakat hakikati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikate misal olmak ve hakikatten istimdat etmek şartıyla gerektir.(22)

Elhasıl: İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyâde. Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir.

Evet, ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakâik-i âliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gâyet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakâik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ.. lekedar ve kıymetsiz zannettiler.

Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin... (23)

"Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir."(24) Bu cümlede istikametli bir düşünce saklıdır. Bunu görmeyi ve çözmeyi sizlere bırakıyorum...

Nazarları 'Muhakemat' eserine çekmeye çalıştım. Zira istikamet için 'Muhteşem Bir Eserdir'

 

(*)İki Ejderha. –İslamı yutan iki başlı canavar… “İfrat… Tefrit”…

(**) İki dağın arası

 

LÜGATÇE

 

-haylulet: gölge perde, araya giren

- gıll u ğış, qil u qal:ehemmiyetsiz(Kürtçedir)

-qırêj:kir, pasak(Kürtçedir)

 

-İstikamet:Dosdoğru yol, yani Allah’ın istediği tarz

 

-mail-i kamer: Ayın yörüngesi

 

-meylü’l-mücazefe: Daha güzel göstermek niyetiyle karşıdakini kandırma.

-mıntıkatü’l-büruc:burçların mıntıkası, alanı

-münhasif:görünmez kılma

-re’s ve zeneb:baş ve kuyruk

 -puş u pelağ:(Kürtçedir) kurumuş yapraklar

 -ka u kapol:(Kürtçedir) saman

 -puş u pelağ veya ka u kapol: Türkçesi: Çer-çöp

-tekatu:kesişme noktası

- telezzüz: lezzet almak

-tenebbüt: Büyümek. Yerden çıkıp biten nebat gibi yetişmek

-terğib: rağbet(insanlarda istek uyandırmak)

-terhib: korkutmak.( insanları bir şeyden kaçındırmak için...

 

KAYNAKÇA

NOT: Kitap sahifeleri 'Zehra Neşriyata' göredir.

(1)Muhakemat-S:43

(2)Muhakemat-10

(3)Mesnevi Nuriye-Onuncu Risale.

(4)Lemalar- 11.lema ve İşaratül İcaz- Fatiha Suresi.

(5)Tarihçe-i Hayat

(6)Sözler- Üçüncü Söz.

(7)Mektubat-Esille-i Sitte.

(8)Şualar-1. Şua, 2. Sual.

(9)Muhakemat-S:24

(10)Münazarat

(11)Muhakemat-S:24

(12) Muhakemat-S:29

(13)Münazarat

(14)Muhakemat-S:22

(15)Lemaat

(16)Muhakemat-S:25

(17)Muhakemat-S:34

(18)Muhakemat-S:30

(19)Muhakemat-S:24

(20)Muhakemat-S:26

(21)Muhakemat-S:95

(22)Muhakemat-S:77

(23)Muhakemat-S:26

(24)Barla Lahikası ve Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde geçer.

 

 

Yorumlar

Suat Yılmaz - 18-07-2017 - 08:54:45
Keko ve Ayşe bacıya...
Siz daha dağın görünen yüzünü gördünüz. Dal...!!! 'Muhakematla Muhakemenizin muhkemleştiğini' O zaman göreceksiniz.
Ayşe - 10-07-2017 - 12:24:40

İfrat ve tefrite meselesini Bediüzzamandan okumak bir başka.
Keko - 08-07-2017 - 19:31:05
Muhakemat
Bu güne kadar muhakematın bu denli müthiş bir eser olduğunu görememiştim. Teşekkürler.
suat yılmaz - 10-06-2017 - 06:38:07
Teşekkürler
Bahaddin Beyefendiye Teşekkürler... Ben kendi yorumlarımdan ziyade Bediüzzaman Hazretlerinin yorumlarını yazdım. Ve "Muhakemat Şaheseri"ne dikkatleri çekmeye çalıştım.
suat yılmaz - 04-06-2017 - 02:08:08
Teşekkürler
Muhakemat'ın nasıl bir "Şaheser" olduğuna dikkatleri çekmek için daha çok Bediüzzaman'ın analizlerine yer verdim.
bahaddin - 31-05-2017 - 13:24:20
tebrikler
analiz ve değerlendirmeleriniz bizleri hakikatler aleminde seyr u sülük a sevk etti. devamını dileriz...
Sizde yorum yazmak için tıklayınız.

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net