Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel, o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mana ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir.
Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan isbat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehasin-i maneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zatında cismini giyerek en ahir bir meyve suretinde görünecektir.
Ey müstemi! Şu acip kâinat-ı azime bir insanın cüz’î mahiyetinden halk olunmasını istib’ad etme. Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinatı nur-u Muhammedîden (aleyhissalâtü vesselâm) nasıl halk etmesin veya edemesin? İşte, şecere-i kâinat, şecere-i tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar nuranî bir hayt-ı münasebet var. İşte, mirac, o hayt-ı münasebetin gılâfı ve suretidir ki, zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-yı ümmeti, ruh ve kalble, o cadde-i nuranîde, mirac-ı Nebevînin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar.
Hem sabıkan isbat edildiği üzere, şu kâinatın Sânii, birinci işkâlin cevabında gösterilen makasıd için, şu kâinatı bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makasıdın medarı zat-ı Ahmediye (a.s.m.) olduğu için,

