Birinci Nokta: Kâinatın imkân-ı mevtine delil:
Bir şey kanun-i tekâmüle dahil ise, o şeyde neşv ü nema var. Neşv ü nema varsa ona bir ömr-ü tabii var. Ömr-ü tabii var ise ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz; âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp sonra subh-u haşr ile gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere tahrip ve inhilâlden başını kurtaramaz, öyle de; şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat, tamir ve tecdit için tahripten kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hadise-i muharrip olmazsa ve Sâni’i daha evvel onu bozmazsa herhalde, hatta fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki,
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ * وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ * وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ
اِذَا السَّمَۤاءُ انْفَطَرَتْ * وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ * وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
sırları, Kadîr-i Ezelî’nin izniyle tezahür edip, o büyük insanın sekeratı da acip bir harhara ve müdhiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek, sonra dirilecek.
Dakik bir nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimad eder; buz, buzun zararına temeyyü eder; lübb, kışır zararına kuvvetleşir; lafz mana zararına kalınlaşır; ruh cesed hesabına zaifleşir; cesed ruh hesabına inceleşir. Öyle de âlem-i kesif âlem-i lâtif hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fatıra —tabir caiz ise— hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesifede,

